Skip to main content

Full text of "Tevhid Dergisi, Sayı 87"

See other formats


teuhic 


“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele!” (977 





AYLIK İSLAMİ EĞİTİM DERGİSİ | KASIM "19 | YIL: 8 | SAYI: 87 | FİYATI: 9£ | ISSN: 2148 


TOPLUM 


CINNE : 


— HÂLİ 






28 | 


Men Azze Bezze Terapi! Hem de Bedava! Dı Çarçoveya Tevhide ü Dı 
: Maneya Ibadetâ 
De Düa İteat 


Kerem ÇAĞLAR ELİ i 9 Osman SADIKOĞLU 





























tevhiddersleri.org/ensa r-ol 
ADRESİNDEN İLETİŞİME GEÇEBİLİRSİNİZ. 


İDİNKO)» 


ARİ yat gil Al) asi 





Allah'ın Selamı üzerinize olsun. 


Tevhid Dergisi 87. sayısı ile sizinleyiz. Bize tekrar bu güzelliği yaşatan 
rabbimize hamdolsun. Birbirinden farklı konularda yazılmış değerli yazıları 
istifadenize sunuyoruz. Bu ay Halis Hocamızın yanıtladığı sorular şöyle: 


1. Hocam! Bir mezhebe uymak zorunda mıyım? Bir mezhebe uymadığım 
takdirde günahkâr olur muyum? Allah sizden razı olsun. 


2. Son dönemde sıkça gündeme gelen kadın cinayetleri; yine evladını 
katleden ebeveyn ve ebeveynini katleden evlat haberlerini değerlendirir 
MİSİNİZ? 

3. Hocam! Yenilen yiyeceklerin, bulunulan mekânların veya satın alınan 
bir metanın sosyal medyadan paylaşılması şer'an ve edeben sakıncalı 
mıdır? 


İslam'ın inanç, ahlak, mehneç kaidelerine, çocuk eğitimi ve sağlığa dair 
konulara değinen yazılarımız ve Hocalarımız/yazarlarımız ile sizleri baş 
başa bırakıyor, faydalı okumalar diliyoruz. 


Selamet ve sağlıcakla kalın... 


Editör 





a“5y 
Vİ v4 
CA 


OX 
Ee 


> 


zaya 
le K 
ya” 


a—S8 za Bp 


veee XXX 


/) 
p,4 
za O mz 





Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü 
Abdullah DEMİR 


Yayın Türü 
Yaygın Süreli 


Reklam ve Abonelik 
www.tevhiddergisi.org 
tevhiddergisi(ogmail.com 


Adres 
Kirazlı Mh. Mahmutbey Cd. No: 120 
34212 Bağcılar/İSTANBUL 


Abonelik 
0 (545) 7621515 


Yazışma Adresi 

Abdullah DEMİR 

Güneşli Merkez Postane PK. 51 
Bağcılar/İSTANBUL 


Basım 

Mavi Ay Ofset, Litros yolu 2. Mat. Sit. 
Giriş kat IBF2 Topkapı/İSTANBUL 

0 (212) 613 47 65 


Dergi içerisinde yer alan 
yazılardan ilgili yazar mesuldür. 
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. 


Satış Noktaları, Tevhid Kitabevi 

İstanbul  : Kirazlı Mh. Mahmutbey Cd. No: 120/A 34212 Bağcılar/İSTANBUL O 545 7621515 

Ankara o :Piyade Mh. İstasyon Cd. No: 190 Etimesgut/ANKARA O 543 225 50 48 

Diyarbakır: Kaynartepe Mh. Gürsel Cd. No: 90/A 21090 Bağlar/DİYARBAKIR O 543 225 50 43 

Konya :Mengene Mh. Büyük Kumköprü Cd. No:78/A 42020 Karatay/KONYA O 543 225 50 49 

Van :Vali Mithatbey Mh. Koçibey Cd. Armoni İş Mer. No: 14/D 65100 İpekyolu/VAN 0543 225 50 45 


İrtibat Büroları 

Merkez — : Kirazlı Mh. Mahmutbey Cd. No: 120 34212 Bağcılar/İSTANBUL 

Avcılar (— : Firuzköy Mh. Kazım Karabekir Cd. Tütün Sk. No: 2 34325 Avcılar/İSTANBUL 
Sultangazi: İsmetpaşa Mh. 95. Sk. No: 41/A 34270 Sultangazi/İSTANBUL 

Diyarbakır: Mezopotamya Mh. 327. Sk. Seval Kent Sitesi A Blok No: 1/A Kayapınar/DİYARBAKIR 
Konya ( : Mengene Mh. Büyük Kumköprü Cd. No:78/A 42020 Karatay/KONYA 

Van : Bahçıvan Mh. Sıhke Cd. Karatekin Sk. Yavuz Canlı Apt. Kat: 2 65040 İpekyolu/VAN 
Bursa : Bağlarbaşı Mh. Nilüfer Cd. 2. Fırın Sk. No: 4 16160 Osmangazi/BURSA 

Ankara ( : Piyade Mh. İstasyon Cd. No: 190 Etimesgut/ANKARA 


Rebiu'| Ewel 1441 | KASIM '19 te U İ 
Yıl: 8 | Sayı: 87 | Fiyatı: 9 
ISSN: 2148-4635 
AYLIK İSLAMİ EĞİTİM DERGİSİ 





İÇİNDEKİLER 


TOPLUMSAL CİNNET HÂLİ O 4 
Halis BAYANCUK (Ebu Hanzala) 


İSLÂM İLE MÜSLÜMANLIK ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR? 16 
Feriduddin AYDIN 


BİSMİLLAH 
Özcan YILDIRIM 21 


KIBLENİN DEĞİŞME HADİSESİ 25 
Enes YELGUN 


MEN AZZE BEZZE 
Kerem ÇAĞLAR 3 O 


TERAPİ! HEM DE BEDAVA! 
Mahi 36 


DI ÇARÇOVEYA TEVHİDE Ü DI MANEYA İBADETE DE DÜA Ü İTEAT 39 
Osman SADIKOĞLU 


HİPNOZ 

Dr. Seyfullah İSLAM 453 
MELEKLER 

Ömer AKDUMAN 46 


MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİYLE DÜNYA NELER KAYBETTİ 48 
Bedirhan EREN 


www.tevhiddergisi.org ipi 


O 


OO 
N 


NUN AZN NUN NZNUZNUZNUZ KUZ NUZNUZNZNUZNUZNUZNUZNYZ NIZ NUZNUZNUZNUZNUNUZNUZNUZNUZNUZNUZNUZNUZNUZNYINUZNUZNUZNUZNYINUNUZNYINUZNUZNZI 
A NİN 
YON ; A 0000000000000 
İKY KY 4007707 A 
VAY YAYAN AAAAAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAY AY A NAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAYAN 


KYA NN 





EŞ 


Biz cemaat olarak; fıkhın canlı/dinamik 
olmasını sağlayan, ilim adamlarına 
içtihat hakkı tanıyan, ümmetle delil 
arasındaki bağı canlı tutan, geçmişin 


TOPLUMSAL değil bugünün ihtiyaçları üzerine 
CİNNET HÂLİ m yoran delile dayalı tercih fıkhını 
enimsiyor ve uyguluyoruz. Her 

Halis BAYANCUK (Ebu Hanzala) Müslim'in bulunduğu bölgenin âlimine 
soru sormasını ve mümkünse delilin 
bilerek amel yapmasını Asr-ı Saadet 
ruhuna uygun buluyoruz. Bununla 
birlikte bağnazlık/taassup üretmediği 
müddetçe bir mezhebe uyulabileceğini 
kabul ediyoruz. Allah en doğrusunu 
bilir. 


Allah'ın adıyla. 
Allah'a hamd, Resül'üne salât ve selam olsun. 
Es-Selamu Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatuhu, 


perbim sizleri maddi ve manevi afetlerden korusun, rahmetiyle kuşat- 
sın. Her birinizin iyi olmasını ümit ediyor, sizler için Rabbimden avf 
ve afiyet diliyorum. Sizler için duacıyım ve sizlerden de dua bekliyorum... 


Soru: Hocam! Bir mezhebe uymak zorunda mıyım? Bir 

mezhebe uymadığım takdirde günahkâr olur muyum? 

Allah sizden razı olsun. 

Mezhebe tabi olma meselesi veya daha doğru bir ifadeyle bir mezhebi 
taklit meselesi, asırlardır İslam ümmeti arasında tartışılmaktadır. Yani konu, 


bugüne ait bir tartışma değildir. Köklerini geçmişten alan, dalları bugüne 
uzanan ve muhtemelen yarınlara miras bırakacağımız bir tartışmadır. 


Bir mezhebi taklit meselesini anlamak için, fıkıh ilminin tarih içindeki 
seyrini bilmemiz gerekir. Müsaadeniz olursa kısaca özetleyelim: 





KASAR KR Y EYER 

40000 SÖR İKOR RİKA 000000000 
(SY XXX) 3137113 YY SY YY SY YY YY SYSXXSXX548 
| A 04 Ç OO A 


RN 
YAYA 
O 


810100 ÖYK 


YAYA 
/ 


Y 
000 X 
ON 00 


İÜ OX teuhid 


ÖOYNYK 


0 İY 
SOĞ 


W 


N 
YY SAYA YAAA 
GÜNÜN 
10000000 
YAĞ ÖÖÖKKİNORİRİ 
YAAA AAA 


O 
A OK KOK N, 
YASAYA Ya 


Allah Resülü «saw hayattayken şer'i ilimlerin -fıkıhta 
dahil- tek kaynağıydı. İnsanlar ona soru soruyor, al- 
dıkları cevaba göre hayatlarını düzenliyordu. O varsa 
hiçbir konuda tartışma yaşanmıyor, onun hükmü 
son söz kabul ediliyordu. Ancak onun bulunmadığı 
ortamlarda “emir ve yasaklarından” maksadın ne 
olduğuna dair tartışmalar yaşanabiliyordu. Örnek 
olması açısından Asr-ı Saadet'ten bir tablo aktaralım: 


İbni Ömer «a anlatıyor: 


"Resülullah Hendek Savaşı bitince bize şu talimatı 
verdi: 'Hiç kimse Ben-i Kureyza'ya varmadan ikindi 
namazını kılmasın!' Ordu yolda iken ikindi nama- 
zının vakti girdi. Bunun üzerine bazıları: 'Biz Ben-i 
Kurayza'ya varmadan namazı kılmayacağız.' diyerek 
namazı kılmadı. Kimisi de: 'Olur mu öyle şey, biz na- 
mazı kılacağız. Bizden namazı kılmamamız istenmedi 
ki!' dediler. Bu durum Allah Resülü'ne anlatılınca hiç 
birine kızıp serzenişte bulunmadı.” ! 


Allah Resülü'nün «saw “İkindiyi Kurayza yurduna 
ulaşmadan kılmayı” nehyetmesi, fakih sahabiler 
arasında tartışmaya neden olmuştur. Bir grup ge- 
nel naslara bakıp: “Namaz vakitli bir ibadettir. Allah 
Resülü namaz vaktini geçirmeyi emretmez. Onun kastı 
aceleyle hareket etmemizdir...” şeklinde yorum yap- 
mışlardır. Bir diğer grup: “A/lah Resülü'ne itaat farzdır. 
O şu noktaya ulaşmadan namaz kılmayın diyorsa, 
kılmayacağız...” şeklinde yorumlamışlardır. Burada 
dikkatimizi çeken Allah Resülü'nün iki anlayışa da 
ses çıkarmamasıdır. Zira iki yorum da şer'i ölçüler 
içinde yapılmıştır. Bir grup nassı mutlak olarak kabul 
etmiş ve hususi/özel nasla amel etmiştir. Bir diğer 
grup tüm nasları bir araya toplamış ve hususi/özel 
nassı tüm naslarla bereber anlamaya çalışmıştır. Ki, 
bu anlayış farkı daha sonra ortaya çıkacak rey ve 
hadis ehli arasında veya kıyası kabul eden fukahay- 
la reddeden zahiriler arasındaki farkın da temelini 
oluşturur.? 

Allah Resülü zamanında bir diğer dikkat çekici 


nokta şudur: O «sav bir yeri fethettiğinde oraya as- 
habından birini görevli olarak gönderir, oranın dini, 




















1. Buhari, 946; Müslim, 1770 


2. Maalesefrey ehli ve hadis ehli ashap gibi birbirlerini anlayışla karşıla- 
mamış; Allah'ın rahmet ettikleri müstesna birbirlerini en ağır sözlerle 
töhmet altında bırakmışlardır. Her konuda olduğu gibi mezhep konu- 
sunda da bu ümmeti ıslah edecek şey; ilk neslin kendisiyle ıslah olduğu 
anlayıştır. 


©OÖÖK 0000 
ONU 
AAA 


Ki 


NN ve NN KOKOOK Kİ 
YKY 





siyasi, askeri ve mali işlerinden o sahabi sorumlu 
olurdu. İnsanlar dini sorularını sorumlu sahabiye 
sorar ve onun «a) verdiği cevaba göre amel ederdi. 
Bir nevi o bölgenin sorumlusu olan sahabinin/âlimin 
görüşüyle amel eder, onu taklit ederlerdi. 











Bu uygulama Allah Resülü'nden sonra da devam 
etti. Raşid halifeler döneminde ilimle uğraşanlar öğ- 
rendikleri naslardan hüküm çıkarır, çıkardığı hükümle 
amel ederdi. İlimle uğraşmayanlar, ilimle uğraşan 
sahabilere sorar, onların verdiği fetvayla amel ederdi. 
Yani tabiin, ilim sahibi ashabı taklit ederdi. 

















İki yorum da şer'i ölçüler içinde 
yapılmıştır. Bir grup nassı mutlak 
olarak kabul etmiş ve hususi/özel 
nasla amel etmiştir. Bir diğer grup 
tüm nasları bir araya toplamış ve 

hususi/özel nassı tüm naslarla bereber 
anlamaya çalışmıştır. 

Ki, bu anlayış farkı daha sonra ortaya 
çıkacak rey ve hadis ehli arasında veya 
kıyası kabul eden fukahayla reddeden 

zahiriler arasındaki farkın da temelini 

oluşturur. 


Ashap arasında ilimle uğraşanlara baktığımızda 
iki anlayışın, iki ayrı medresenin olduğunu görürüz: 


*Ebu Hureyre, Abdullah b. Ömer ve Ebu Zerr 


Gcanhum) gibi; her konuda hususi/özel nas arayan ve 
onunla amel eden sahabiler. 


* Aişe annemiz, Abdullah b. Abbas «aw ve Abdullah 
b. Mesud (ranhum) gibi; bir nassı genel naslarla birlikte 
ele alan ve genel naslar ışığında anlamaya çalışan 
sahabiler... 


Bu anlayış farkını anlamak için bir kaç örnek ve- 
relim. İlki Aişe annemiz ve Abdullah b. Ömer «aw 
arasında yaşanıyor: 


"Mekke'de Osman'ın kızlarından biri vefat etti, Biz de 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


5 


Ni 


SL 
ON 


O MY 
ÖĞÜN 


GYOKKYONN 
0000 
) NO: İNAN 


SOK AYA OX NN / OX N AY YAAA 
KK Vİ W SY O SK Kİ 3 ÖKK O 3 Çi 
YAYAYA YAAA AAA YAYA 
ÖĞÜNE 
ÖYOOÜORÜOÜOKORKOKOKK 


İNNA NUNUZNZAYZNUZ NU NYZNUZNUZN NU NUZNUZNUZ NA NIZNUZNUZNUZ 
GÖLÜNÜN 
YÖK CRİÖKİKK ÖÖĞOĞÜ 
ANN YAA 
YÖ ÖKK O 
GOKAN OKOKOK İK AAA KÖK KKK KORK KK KOK KK KÖKE 
GYK YAYA 


1 


Raşid halifeler döneminde ilimle 
uğraşan sahabiler usul/anlayış 
farklılıklarına rağmen özgürce fetva 
vermiş/öğrenci yetiştirmiş; onlara 
soru soran insanlar da usul/anlayış 
farklılıkları bilinmesine rağmen 
aldıkları fetvalarla amel etmiş, yani 
taklit etmişlerdir. 


onun cenazesine katıldık. Cenazeye İbni Ömer ve İbni 
Abbas da katıldı. Ben ikisinin arasında oturuyordum. 
Abdullah b. Ömer, Osman'ın oğlu Amr'a şöyle dedi: 
'Sen ağlamayı yasaklamıyor musun?" Resülullah şöyle 
buyurdu: 'Ölen kişi, ailesinin kendisi için ağlaması 
sebebi ile azap görür. 


İbni Abbas devam etti: Ömer de (ölenin ailesinin) 
bir kısım ağlaması nedeni ile azap göreceğini söylerdi. 
Ömer ile birlikte Mekke'den yola çıktık. Beyda deni- 
len yere varınca Semure ağacının altında bir kervan 
gördük. Ömer bana: 'Git de şu kervanın durumuna 
bir bak.'dedi. Ben de gittim, bir de baktım ki Suheyb 
orada. Ömer'e Suheyb'in orada olduğunu söyledim. 
Ömer: 'Onu bana çağır.' dedi. Suheyb'in yanına gittim 
ve ona: 'Devene bin de müminlerin emirinin yanına 
gel,' dedim. (O da Ömer'in yanına geldi ve birlikte 
Mekke'ye döndük.) 


Ömer (ölümüne sebep olacak) yarayı alınca Suheyb 
onun yanında: 


— Vah kardeşim, vah arkadaşım, diyerek ağladı. 
Bunun üzerine Ömer ona: 


6 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


KOOĞOONK 
JA 


Yİ 


| 
N KK 
Kİ 

AKKOR 
0) 


© 
XX 
YAY 
“4 


Xi 


OOO 


MAMAYI YAY YAYVAN YAYAN 
ÖĞLE 
SYS YY YY YY YY 

GEKA YY 


— Ey Suheyb! Resülullah: 'Ölü, ailesinin kendisine 
bir tür ağlaması nedeni ile azap görür." buyurduğu 
hâlde benim için ağlıyor musun? dedi. 


Ömer vefat edince bunu Aişe'ye anlattım. O şöyle 
dedi: 'Allah Ömer'e rahmet etsin. Allah'a yemin ederim 
ki Resülullah ailesinin ağlaması nedeni ile Allah'ın 
mümin kişiye azap edeceğini söylemedi. O şöyle söy- 
ledi: 'Allah, ailesinin ağlaması nedeni ile kâfir kişinin 
azabını artırır." Size Kur'ân'ın 'Hiç kimse bir başkasının 
günahını yüklenmez.' ayeti yeter. 


İbni Abbas şu ayeti okudu: 'Ağlatan da, güldüren 
de odur. 


İbni Ebi Müleyke dedi ki: "Vallahi İbni Ömer bir şey 
söylemedi.' ” 3 


Abdullah b. Ömer «w, duyduğu rivayeti hususi/özel 
bir nas kabul etmiş ve diğer naslara bakmaksızın 
onunla amel etmiştir. Aişe annemiz ise duyduğu nassı 
diğer naslarla birlikte almış, Kur'ân ve sünnet bütün- 
lüğünde nassı anlamaya çalışmıştır. Nassa yaklaşım 
farkları nedeniyle ortaya farklı iki sonuç çıkmıştır. 


Bir diğer örnek Ebu Hureyre ve İbni Abbas çranhuma) 
arasında yaşanıyor. 


Ebu Hureyre Resülullah'tan rivayet etti: 


"'Ateşin dokunduğu şeylerden dolayı abdestalmak 
gerekir. Hatta bu bir peynir parçası olsa bile." Bunun 
üzerine İbni Abbas, Ebu Hureyre'ye: 


— Ey Ebu Hureyre, yağ yesek, sıcak su içsek de mi 
abdest alacağız, deyince Ebu Hureyre: 


— Ey kardeşimin oğlu, Resülullah'tan bir hadis işit- 
tiğinde ona karşı değişik misaller vermeye kalkışma, 
dedi.” 4 


Muttalib b. Abdullah b. Hantab'den «ww» rivayet 
edildiğine göre: 
"İbni Abbas dedi ki: 


— Allah'ın Kitabı'nda helal olduğunu görüp bildiğim 
bir şey ateşte pişti diye abdest mi alacağım? 


Bunun üzerine Ebu Hureyre yerden çakıl taşları 
topladı ve: 


3. Buhari, 1286-1288 
4. Tirmizi, 79; İbni Mace, 22 


KOKAN 


DAKAR ÖKÖKÖKOKOKK, 
KAYA 


NN 


teuhid 


GK 


NK 


OİL 
NY 
ÖĞÜNÜ 
04 00000 YAYA 
e e 


SKAR REER 
 ÖÖKKKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİKİK 
XY YY YY YY YY YY YY YİYİN YY YY YY YY YİYİN 
YOĞUN 
ÖĞĞOOOĞOOOOOÜÜÜÜÜÜOÜÜÜÜÜOOÜÜÜÜOCÜÜÖĞOĞÜÜÖÜĞÖÜÜÜCÜĞÜR 

<İ 
YY YY YY YY 


6 


A 


Ki 


— Bu çakıl taşları sayısınca yemin ederim ki, Resü- 
lullah: Ateşte pişen bir şey yedikten sonra abdest 
alınız.' buyurdu, dedi.” 5 


Gördüğümüz gibi Ebu Hureyre ve İbni Abbas çran- 
huma) arasında bir usul/metot farkı vardır. Biri Allah 
Resülü'nden «san duyduğuyla amel etmekte; diğeri 
Allah Resülü'nden nakledileni bütün içinde anlamaya 
çalışmaktadır. 


Bu iki farklı metoda sahip iki ayrı medresenin 
öğrencileri, tabiin âlimlerini oluşturmaktadır. Ho- 
calarından aldıkları usul/metot farklılıklarının tabi- 
in döneminde devam ettiği görülmektedir. Yazıyı 
uzatmamak için örnekleri çoğaltmıyorum. Ancak 
raşid halifeler döneminde yaşanan bu duruma dair 
dikkat çekici bazı çıkarımlara işaret etmek istiyorum: 


* Halifeler döneminde neredeyse bu sahabilerin 
tümü görevlendirilmiş, farklı İslam beldelerine emir 
olarak tayin edilmişlerdir. Görev almayanlar da Mekke 
ve Medine'de ilim talebelerine ders vermiş, İslam 
topraklarından Hicaz'a gelen Müslimlerin sorularına 
cevap vermişlerdir. Yani raşid halifeler döneminde 
ilimle uğraşan sahabiler usul/anlayış farklılıklarına 











onlara soru soran insanlar da usul/anlayış farklılıkları 





bilinmesine rağmen aldıkları fetvalarla amel etmiş, 
yani taklit etmişlerdir. 








* Raşid halifeler, istedikleri takdirde insanları belli 
mezhepler etrafında toplayabilir; dahası, tek bir mez- 
heple insanları ilzam edebilirlerdi. Bunu yapacak dini 
karizma, siyasi bütünlük ve askeri güce sahiptiler. 
Ancak böyle bir şeye yeltenmemiş, insanları diledik- 
lerine soru sorup onunla amel etme özgürlüğüyle 
başbaşa bırakmışlardır. 


Sahabi ve tabiin döneminden sonra da benzer 
bir ortam İslam toplumuna hakim olmuştur. Birçok 
insana ilginç gelecek belki; dört mezhep imamı da 
bugünkü anlamda bir mezhep taklidi anlayışına karşı 
çıkmış; daha ziyade soru sorup deliliyle beraber bir 
hükmü öğrenmeyi ve onunla ameli uygun görmüş- 
lerdir. 


























Örneğin, zamanın yöneticisi Harun Reşid, insanları 
tek bir mezhep etrafında toplamayı düşünmüş ve bu 


5. Nesai, 174 





iş için de İmam Malik'in «m Muvatta kitabını gözüne 
kestirmiştir. Düşüncesini İmam Malik'e açınca, şu 
cevabı almıştır:9 


“Allah Resülü'nün ashabı fer'i meselelerde ihtilaf 
etmiş ve uzak diyarlara yayılmışlardır. Her biri kendi 
yanında (hakka) isabet etmiştir..” 7 


Bir başka rivayette şöyle der: 


".. Bunu yapma! Çünkü insanlara bir çok görüş 
ulaşmıştır. Hadisler işitmiş, hadisler rivayet etmişler- 
dir. Her toplum, kendine ulaşan görüşleri almış, onu 
bilmiş ve onu din edinmiş (amel etmiş)lerdir. Şüphe 
yok ki; inandıkları şeyden onları alıkoymak zordur. 
Onları bulundukları hâl üzere terket...” 8 


Görüldüğü gibi İmam Malik «m iki gerekçeyle yö- 
neticinin talebini reddetmiştir: 


» Ashap kendi arasında ihtilaf etmiş ve bu ihtilafı 
farklı beldelere taşımışlardır. Ne Resül ne de sonra- 
sında raşid halifeler bu duruma müdahale etmiştir. 


» İslam toplumu bu uygulamaya alışmış ve yaklaşık 
iki asır boyunca bu uygulamaya göre amel etmiştir. 
Bu durumu değiştirmeye kalkmak dini zorlaştırmak 
olacaktır. (Ki Allah Resülü «san zorlaştırmayı yasak- 
lamış, kolaylaştırmayı emretmiştir.) 


Şayet İmam Malik «mw, bugün var olan ve uygu- 
laması mahza taklide dayanan Maliki Mezhebi gibi 
bir mezhep kurmak istese, yukarıda mezkur teklifi 
düşünmeden kabul ederdi. Ancak tam tersi yönde 
bir tavır takındığını görüyoruz. Demek ki bugün var 
olan Maliki Mezhebi uygulaması İmam Malik'ten ba- 
ğımsız olarak veya imam Malik'e rağmen oluşmuştur. 


Ondan «nh meşhur olan bir diğer söz şudur: 


"Allah Resülü'nden sonra her insanın sözü alınır 
ve terkedilir.” ? 


Bir başka mezhebin imamı olan Ebu Hanife em 
şöyle der: 


"Bizim bir sözümüzü nereden aldığımızı bilmeden 
almak, kimseye helal değildir.” 


6. Mezhep imamlarının sözlerinin kaynak tespitini yapan öğrencime 
"teşekkür" ediyorum. 


7. Hilyetu'l Evliya, 6/332 
8. Tabakat, İbni Sad, 5/468 
9. ElCami, İbni Abdilber, 2/91 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


7 


YK 


© 


GÖĞÜĞKÜKÖKÜÜÜÜOOOOOCKCOĞKCUUK 
v 


GR KAKDKKKK KA, 
KAYA YAYA YAYA YAYA YAYA YAYA YAYVAN 
KONG 
AAA NE 
ÖGG 
GÖL NİKKİ 
YAĞ 
AAA YAYA YAY YAYA AYYY AYYY YAYAN YAYVAN 


W 
JM 
YA 


W 
YAYA 


KE v 


"Benim sözümün delilini bilmeden onunla fetva 
vermek haramdır.” 1 


Allah'ın rahmet ettiği müstesna, Hanefi Mezhebi'ne 
ittiba eden çoğu kimse, delil anlayışından uzaktır. 
Mahza taklit üzere mezhebe tabi olmaktadır. 


İmam Şafi «m şöyle der: 


"Hadis sahih olursa benim mezhebimdir. (Hadise 
muhalif) sözümü duvara çalın.” 1 


İmam Ahmed «m şöyle der: 


"Ne beni ne Malik'i ne Şafi'yi ne Evzai'yi ne de Sev- 
ri'yi taklit et! Onların aldığı yerden (naslardan dinini) 
aj/”ı2 


Bizim fıkhımız kıyamete kadar 
insanlığın sorunlarına çözüm 
kaynağıdır. Bugün çözüm 
üretemiyor oluşu fıkhımızdan 
kaynaklanmıyor. 

İçtihatla canlı kılınmış bir sistemin 
taklitle durgunlaştırılması ve 
bugünün sorunlarından ziyade 
geçmişin sorunlarını okuyup 
okutmasındandır. 


Başka bir yerde şöyle der: 


"(Gerçekten) bazı topluluklara şaşıyorum. (Bir ha- 
disin) isnadını ve sahih olduğunu biliyorlar; (buna 
rağmen) Sufyan'ın görüşünü alıyor (onunla amel 
ediyorlar).” 5 


10. EL-İntika, 145 

11. Siyer Alamu'n Nubela, 10/35. Şafi mezhebi muhaddislerinden Beyhaki, 
Nevevi (m), İbni Hacer gibi âlimler bu hassasiyeti yaşatsa da, Şafi Mez- 
hebi âlimleri genel olarak imamın koyduğu mezkur ilkeye muhalefet 
etmiş; mahza taklide dayalı bir mezhep kültürü oluşturmuşlardır. 

12. İlamu'l Muvakkiin, 2/302 

13. Camiu'l Ulumi'l İmam Ahmed 5/195. Taklide karşı olan Ehl-i Hadis 
anlayışı ve selefilik, Hanbeli Mezhebi içinde bugüne geldiğinden "Hadis 
Fıkhı/Ahadisu'l Ahkam" geleneğini yaşatmış ve mahza taklide dayalı 


8 Rebiu'| Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


KK 
G 
O 


NA 
YA 
KA 00» 
YO 

00 
AK) AKOKOK 
NN 


Xi 


X 


” 


N 


KA GUN V 


NAVY UNUNU NUNUZNNUNUZN 
ÖĞÜNÜ 
YOĞ UY YZNNUNUNUZ N V 
AKİ 


ÖLECEK 
KOOR OKKA İÖİK ORK KOKİK KKK 
00070170 YAYA 


KKOKOK İNN 
0000010 


Dört mezhep imamı olarak bilinen müçtehit âlim- 
lerin vefatından sonra, görüşleri tedvin edilmiş ve 
mezhep fıkhı kitapları ortaya çıkmıştır. Bu görüşlere 
ittiba eden topluluklar meydana gelmiş ve Hicri 3-4. 
asır itibariyle Maliki, Hanefi, Şafi ve Hanbeli olarak 
anılmaya başlamışlardır. Artık delile dayalı fıkıh an- 
layışı, yerini âlimin görüşüne dayalı fıkıh anlayışına, 
yani ittiba yerini taklide bırakmıştır. Bu dönemde 
delile dayalı fıkıh anlayışını sürdüren âlimler olsa da, 
büyük çoğunluk görüşe dayalı fıkıh (mezhepçilik) an- 
layışını korumuştur. Mezhepçiliğin başladığı dönemi 
öncesinden ayıran bariz özellikler vardır. Bunlardan 
bazılarını şöyle sıralayabiliriz: 


*Bir mezhebe intisap eden başka bir müçtehidin 
görüşüyle amel edememekte, tüm hayatını bir âli- 
min görüşlerine göre düzenlemektedir. Oysa önceki 
dönemde her insan yaşadığı bölgenin âlimine soru 
sormakta ve onun verdiği fetvayla amel etmektedir. 
Örneğin, Medineli bir tüccar, Medine'de bulunduğu 
sırada sorularını İmam Malik'e «m sormaktadır. Ticaret 
yolculuğuna çıkıp Kufe'ye uğradığında ticaretle ilgili 
bir soruyu İmam Ebu Hanife'ye sormakta; yolculuğa 
devam ettiği takdirde Mısır'da sorusunu Leys b. Sa'd'a 
veya Şafi'ye sormaktadır. Şüphe yok ki bu imamların 
usulü birbirinden farklı, vardıkları fer'i sonuçlar da 
buna bağlı olarak farklıdır. Bu durum ne müçtehit 
imamlar ne siyasi yönetim ne de İslam toplumu 
tarafından sorun edilmemektedir. 


* Mezhep müntesipleri arasındaki içtihadi farklılıklar 
(ihtilaf) içtihadi karşıtlığa (tefrika) dönüşmüştür. 
Sözlü sataşmalar yer yer fiili çatışmaya dönüşmüş 
ve mezhepler arasında bir çok Müslim'in öldüğü 
kavgalar yaşanmıştır. Örneğin İmam Ahmed'i fukaha 
arasında saymadığı için meşhur müfessir Taberi'nin 
evi Hanbelilerce kuşatılmış ve Taberi'yi «m linç et- 
meye kalkmışlardır.* 


Önceki dönemde tüm içtihadi farklılıklara rağmen, 
farklı görüş sahipleri bir arada huzur içinde yaşamış- 
tır. Tartışmalar, reddiyeler ve yer yer sözlü atışmalar 
olmamış mıdır? Elbette olmuştur! Ashap arasında 


mezhepçilik yerine delile dayalı ittiba (kısmi taklit) şuurunu sürdürmüş- 
tür. Günümüz Hanbeli âlimlerinin büyük çoğunluğu, İmam Ahmed'in 
görüşlerinden ziyade usulüne bağlıdır. Bu sebeple şer'i ilimleri tahsil 
etmiş ve fıkıh melekesi kazanmış bir ilim adamı, delillere bakıp tercih 
yapabilmekte ve görüşlerini deliliyle birlikte topluma açıklamaktadır. 


14. El-Bidaye ve En-Nihaye, 11/166 


y K N 


İZ NZNZNU/ NU NUN NZNUZNUZNUZ NY NUZNUZNYNUZNUZNUINUZNNUZNUZNUNUZNUZNUNUZNNUZNUZNUNUZNYANUZNUZNUNUZNUZNUNUZNNUNUZNUNUZNYZNUNUZNUNUZNUZ 
RK KKK KKK RR KK YY 0 674070 KKK 
V AVNİ UNUN NUNUNUZ UZM NUNUNUZNUZNUZNUNUNZ N 


0 K y 0003003034 003 0 X NN vw 
ÖK SO & ÖĞR SY K ÖĞR 
YAY 


ANNAN 

KY OOCOKĞK 

OOO ÖĞR 

00 00: 000000000 

W ÇK ÇK KY Çİ AKK UN AKK ) AKAN) W Ç OK © Ç KAYGAYGNN X 
YA İN KA KY YY A 


TANYA YANYANA YANYAYAYAYAYNYA YANYANA YAYA 
93X30 504X150 SKS 30İK Kİ SX 30X5 


) ) / 
en ÜN 


teuhid 


a 


AN ÖĞODKK UYUN VU KY SL 
AYYY YAY YAYA YAYA YY YAY 
GÖR Kİ KRON RO RNK KRON KRKOK ÖR ÜRÜÖROKAKİİ 
9 NY YAN 


W 
© AA 


SY S787 947800 K 
AN V 


dahi sözlü tartışmalar yaşanmış, her biri kendi dü- 
şüncesinde ısrarcı olmuştur. Ancak bu, hiçbir zaman 
kavgaya, çatışmaya, İslam toplumunun huzurunu 
kaçıracak taşkınlığa dönüşmemiştir. 


»* Kelime anlamı anlayış/derin kavrayış olan fıkıh, 
anlama ve düşünmeden uzaklaşmış salt metin ezberi 
yapılan donuk bir ilme dönüşmüştür. Zira fıkıh, ona 
temel olan nassı metinlerden silmiş, nastan anlaşılan 
sonucu topluma aktarmıştır. Kasıtlı yapılmasa da 
âlimin içtihadı nassın yerine ikame edilmiştir. Önceki 
dönemde durum tamamen farklıdır. 


Fıkıh, onu vareden delille beraber topluma aktarıl- 
maktadır. Bu da Allah Resülü'nün «say haber verdiği: 
"Nice fıkıh taşıyıcısı vardır, ama fakih değildir. Nice fıkıh 
taşıyıcısı, kendinden daha fakih olana (fıkıh bilgisi) 
taşımaktadır.” “ bereketini canlı tutmaktadır. Nas 
canlıdır, dilden dile aktarılmakta, kitap sayfalarında 
okunmaktadır. Umulur ki onu nakleden kendinden 
daha fakih birine nakleder de, daha fakih olan o nas- 
tan daha isabetli bir sonuç çıkarır. Maalesef mezhep- 
çilik Allah'ın açtığı içtihat kapısını kapadığından ve 
içtihat yetkisini birkaç âlimle sınırlı tuttuğundan, bu 
söylenenleri gündemine dahi almamıştır. Mezhepçi 
anlayışa göre nassın varlığıyla yokluğu birdir. Zira 
nas olsa da onu hakkıyla anlayacak, içtihat edecek 
ve çözüm üretecek kimse yoktur. Kapının kapanma 
tarihinde tam bir ittifak olmasa da, isteyen istediği 
tarihten sonra Allah'ın açtığı içtihat kapısını kimden 
aldığı belli olmayan yetkisiyle kapatmıştır. Bu nedenle 
insanlık tarihinin gördüğü en muazzam usul ve fıkıh 
sistemimiz, modern dünyanın sorunlarına çözüm 
üretememiş, modern meydan okuma karşısında 
hakkıyla duramamıştır. 


Şunu unutmamalıyız: Bizim fıkhımız kıyamete ka- 
dar insanlığın sorunlarına çözüm kaynağıdır. Bugün 
çözüm üretemiyor oluşu fıkhımızdan kaynaklanmıyor. 
İçtihatla canlı kılınmış bir sistemin taklitle durgunlaş- 
tırılması ve bugünün sorunlarından ziyade geçmişin 
sorunlarını okuyup okutmasındandır. 


* Taklit ilk nesilden bu yana mevcut bir uygula- 
madır. Bilmeyenler zikir ehline sormuş ve aldıkları 
cevapla amel etmişlerdir. 


»s Âlime soru sorup onun verdiği fetvayla amel 


15. Ebu Davud, 3660; Tirmizi, 2656 





etmek anlamındaki ittiba, müçtehit mezhep imam- 
larının vefatından sonra mezhepçiliğe dönüşmüş ve 
insanlar tek bir mezhebe uymakla ilzam edilmişlerdir. 


»* Mezhep imamları müçtehit âlimler olduğundan, 
bir Müslim'in bir mezhebe uymasında bir beis/so- 
run yoktur. Ancak şuurlu dava adamlarının “delilini 
bilerek mezhebe uyma” kültürünü ihya etmeleri, ilk 
neslin kendisiyle ıslah olduğu anlayışı canlandırmaları 
gerekmektedir. 


» Allah Resülü «sav, sahabe çranhum) ve selef-i salihin 
dönemine en uygun uygulama mezhepçilik değildir. 
Her bölgede bulunan ilim adamlarına soru sormak ve 
mümkünse delilini bilerek o konuyla amel etmektir. 


Hiç şüphesiz bu da bir taklit çeşididir. Soru sorulan 
alimin nastan anladığını taklittir. Ancak bu, ilk nesil- 
lerin uygulamasına en yakın olan usuldür. 








»Soru sorulacak bir ilim adamının bulunmadığı 
ortamlarda, yaygın bir mezhebe ittiba etmek en evla 
olanıdır. Zira mezhep imamlarının görüşleri derlen- 
miş, tedvin ve tasnif edilmiş (kitaplaştırılmış) her 
insanın anlayacağı kolaylıkta topluma sunulmuştur 
(ilmihâb. 


* Mezhep olgusunu reddetmek de hadis fıkhı di- 
yebileceğimiz delile dayalı tercih olgusunu reddet- 
mek de anlamsızdır. Her iki uygulama da bize aittir, 
bizim tarihimizin bir parçasıdır. Delile dayalı tercihi 
reddeden bağnaz mezhepçilik ile mezhep olgusunu 
reddeden selefi görünümlü zahirilik, İslam tarihinin 
içinden değil, dışından konuşmaktadır. 


* Her iki uygulamanın da tarih içinde ürettiği arıza- 
lar olmuş, istenmeyen sorunlara sebebiyet vermiş- 
lerdir. Mezhep anlayışı bağnazlık/taassup üretmiş, 
ümmet arasında tefrika oluşturmuş ve ümmetle 
nas arasındaki bağı koparmıştır. Mezhebi reddeden 
anlayış fıkhı ayağa düşürmüş, dört mezhep yerine 
sayısız mezhep ikame etmiş ve en ilginci son elli yıl 
içinde üç veya dört âlim etrafında benzeri görül- 
memiş bir taassup/bağnazlık üretmiştir. Bize düşen 
tarihimize ait uygulamayı reddetmek değil, ürettiği 
arızaları reddetmek ve ıslah çabası içinde olmaktır. 
Bu da ümmetin sorunlarını dert edinen, dava adamı, 
şuurlu ilim ehlinin vazifesidir. 


*Bir âlime soru sorup onun deliliyle birlikte zik- 
rettiği fetvayla amel etmekle, kitap karıştırıp her 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


ZANA YANAN AZN NUNUZNUZ AYA NIZ NU NUZNYZNUZ NUN NUZNNUZNUNYNUZAYZI 
YAYAYA / A 2 


ÖĞÜN ÖĞ 
00000100008 OK OK) 


GN 
SOON 
O A ANNAN O 


ZN NUN NUZAYNIZAYZNUZ 
YOON 
Nİ V 


i © 
wW 


O 


“YSA AY OX KY 
İN AYVA ) 
W K 


YK KN YA WAY A YAYA 
OKKA 
aym 


Ç K 
WAY W 
İKY 


1 


Devlet yetkilileri Allah'ın Kitabı 
ile hükmetmeyip Allah'ın 
indirdiklerinden işlerine geleni seçip 
onları uyguladıklarında Allah onları 
kendi içlerinde sıkıntıya sokup fitne 
ve anarşi ile azaplandırır. 


meselede en uç görüşü bulup amel etmek (telfik/ 
şaz fetva arayışı) birbirinden farklıdır. Birincisi sonucu 
bilmeden bir âlime soru sormak ve çıkan sonuç nef- 
se hoş gelse de gelmese de onunla amel etmektir. 
İkincisi ise, çıkan sonuçları kontrol edip nefse/hevaya 
hoş geleni tercih etmektir. Bu, dine uymak değil 
dini hevaya uydurmaktır. Zındıklık kapısını açacak 
tehlikeli bir yaklaşımdır. 


Bundan olsa gerek selef imamları, âlimlerin şaz/ 
münferit fetvalarını araştıran ve dinlerini bu fetvalar 
üzerine kuranların zındıklaşmasından korktuklarını 
söylemişlerdir. 


Süleyman Et-Teymi der ki: “Her âlimden ruhsat 
verdiği konuları alırsan bütün şerri kendinde toplamış 
olursun.” 


Bu sözü aktardıktan sonra İbni Abdulberr der ki: 
"Bu konuda icma vardır ve ben buna dair -Allah'a 
hamdi olsun- bir ihtilaf bilmiyorum.” 


16. Camiu Beyani'-İlmi ve Fadlihi, 1767 


10 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


NUN 
00 
v 
© 
0 N NN 
A 


NA 
wW 


30 7 7X0 3 7 YY YY 
SY YY İİİ 


İNUZNNUZNUZ NUN NZNZNUZNUZNUZNUZ NUZNUZNYINUZNUZNUNUZNYINUZNUZNYINUZNUZNUNUZNUZ, 
ÖLECEK 
N XXX0117 1013080 

| AAA 


AYYY YY Yy 
& YA ÖK KY XX) OY X 


Ka 
aa la la 
mmm 001000000 
YY YY YY YİYİN YYN 
NAYAYAYAYAYAYANYAYANYANYANY 


İmam Ahmed «m şöyle der: “Sayet bir kimse nebiz 
konusunda Kufe ehlinin görüşüyle; sema konusunda 
Medine ehlinin görüşüyle; muta nikahı hakkında Mek- 
ke ehlinin görüşü ile amel ederse o kimse fasık olur.” 7 


Evzai şöyle der: “Her kim âlimlerin (daha önce gö- 
rülmemiş) nadir görüşlerini alırsa İslam'dan çıkar.” 8 


*Biz cemaat olarak; fıkhın canlı/dinamik olması- 
nı sağlayan, ilim adamlarına içtihat hakkı tanıyan, 
ümmetle delil arasındaki bağı canlı tutan, geçmişin 
değil bugünün ihtiyaçları üzerine kafa yoran delile 
dayalı tercih fıkhını benimsiyor ve uyguluyoruz. Her 
Müslim'in bulunduğu bölgenin âlimine soru sorma- 
sını ve mümkünse delilin bilerek amel yapmasını 
Asr-ı Saadet ruhuna uygun buluyoruz. Bununla bir- 
likte bağnazlık/taassup üretmediği müddetçe bir 
mezhebe uyulabileceğini kabul ediyoruz. Allah en 
doğrusunu bilir. 


Soru: Son dönemde sıkça gündeme 

gelen kadın cinayetleri; yine 

evladını katleden ebeveyn ve 

ebeveynini katleden evlat haberlerini 

değerlendirir misiniz? 

Birbiriyle bağlantılı olduğu için, tarafıma ulaştırılan 
iki ayrı soruya tek bir başlık altında cevap vermek 


istedim. Bu sebeple iki soruyu birleştirip tek soru 
hâline getirdim. 























Soruda zikredilen “toplumsal cinnet hâli” için bir 
çok sebep zikredilebilir. Ben, bu sebeplerden önemli 
bulduklarımı üç başlık altında sizlerle paylaşmak 
istiyorum: 


a. Şer'i Sebepler 


Hiç şüphesiz toplum olarak yaşadığımız cinnet 
hâlinin ilk sebebi; Allah'ın dininden uzaklaşmamız, 
yeryüzünü zulüm ve fesatla kirletmemizdir. Zira İslam 
akidesine göre kâinat, bir bütün olarak Allah'a teslim 
olmuş ve O'na «co kulluk etmektedir. İnsan, kâinatı 
kullukla Allah'a bağlayan zincirin bir halkasıdır. Hâ- 
liyle; bu zincirin tek akıllı/iradeli halkası olan insan 
kulluktan yüz çevirdiğinde, sistem aksamakta düzen 
bozulmaktadır. 


17. İrşadu'l Fuhul, 2/253 
18. Es-Sünenu'l-Kubra, 20918 


KOK Aİ 


AYY 
AAA 


X GOOD 


ZANA K NUZNYANNUZN 
O lan 


OX DKK KK / AA 
ÖKK « KA 
A 


Y 
DÜ 


İN (XY MN 
O OK 0 V€ 


00 

NN N AYN O O YAYA 

0 Yİ YAYAN O N Xi KE YK Ç OX 

(5403711037115 KS 
YAY / 


NZNUNZNUZNUNUZ UZ NUZNUZNUZNUZNYZNUNUZNYANUZNUZNN ZN AYA 
YY) KİKİ YÜ YA 
4000000000000 
A NY AAA YAYA AAA YAY YY AA 
NK A, 
YOLERİ 
XY 3 YY YY A SSS SS YY YY YY SS 
YAAA N YA YAAA YAYA 


YA YAYA © 00000000000 YAAA 
KÜRK GÖK ÜNRİRİKOÇİKİKİ 
004 KON p 000 AN 
ÖĞ ÖİÖKİÖÖKİOÖCRNAK ÖĞÖĞÖN 

Ç KORKAK NV V00 N YAYAN X Ğİ YAY KKK KOK N O) O YAYAN 
YAYA YA YAYA YA 


ik 


N 


"İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) sebe- 
biyle karada ve denizde bozgunculuk baş gösterdi. 
Belki (İslam'a) dönerler diye (Allah) yaptıklarının 
(cezasının) bir kısmını onlara tattırmaktadır.” © 


Ayetin tefsir sadedinde şu nebevi beyanı zikre- 
debiliriz: 


Abdullah b. Ömer «a, şöyle demiştir: 


"Resülullah bir sefer bize yönelerek şöyle buyurdu: 
'Ey Muhacirler topluluğu, beş şey vardır ki onlarla 
imtihan olunduğunuzda (hiçbir şey kalmaz her şey 
bitmiş olur) sizlerin o döneme erişmesinden Allah'a 
sığınırım. 


Onlar şunlardır: Bir toplumda fuhuş o kadar ileri 
gidecek ki gözler önünde yapılmaya başlanacaktır. 
Taun hastalığı ve önceki toplumlarda görülmeyen 
hastalıklar yaygınlaşacaktır. Ölçü ve tartıya riayet 
etmeyen her toplum kıtlık, geçim sıkıntısı ve başların- 
daki idarecilerin, zulmüyle cezalandırılırlar. Mallarının 
zekâtını vermeyen her topluma yağmur gönderilmez, 
hayvanlar olmasa onlara yağmur da yağdırılmaz. Allah 
ve Resülü'ne verdikleri sözü tutmayıp ahdini bozan- 
ların başına, Allah kendilerinden olmayan kimseleri 
musallat eder ve o düşmanlar, onların elindekilerin 
bir kısmını alırlar ve devlet yetkilileri Allah'ın Kitabı ile 
hükmetmeyip Allah'ın indirdiklerinden işlerine geleni 
seçip onları uyguladıklarında Allah onları kendi içle- 
rinde sıkıntıya sokup fitne ve anarşi ile azaplandırır.” 














Nebevi beyanın son cümlesi, konumuza ışık tut- 
maktadır. Buna göre Allah'ın çco Kitabı'nı terkeden 
yöneticiler, toplumsal cinnetin başat sebebidir. Va- 
hiyle hükmü terkin cezası, toplumun bir kesiminin 
diğer kesimine musallat olması ve birbirlerine acı 
çektirmeleridir. Bugün erkek kadına kadın erkeğe, 
ebeveyn çocuğuna çocuk ebeveynine musallat ol- 
muşsa; bu, ilahi bir cezadır. Sebebi; yöneticilerin 
vahiyle hükmetmekten, toplumun da kulluktan yüz 
çevirmesidir. 


b. Toplumsal Sebepler 


Bir toplumu anlamanın/çözümlemenin yolu, beş 
noktadan toplumu gözlemektir: Dini kurumlar, eği- 
tim veren okullar, kültür sanat taşıyan yazılı görsel 


19. 30/Rüm,4l 
20. İbni Mace, 4019 





medya, toplumu bir arada tutan milli değerler/örf/ 
gelenek ve toplumun ruh yapısını yansıtan siyaset... 


Toplumsal cinnet hâlini bu ölçüler ışığında oku- 
yacak olursak şöyle bir manzarayla karşılaşıyoruz: 


*Din anlayışı: Şüphe yok ki bugün yaşanan din, 
Allah'ın indirdiği ve insan fıtratına uyumlu tevhid 
dini değildir. Bugün yaşanan din; muharref dinlerin, 
mistik felsefelerin, atalardan devralanmış gayriislami 
örfün ve siyaseti meşrulaştıran satılmış zihniyetin 
oluşturduğu, uydurulmuş bir dindir. Uydurulmuş 
dinin kadına, çocuğa ve aileye bakışı rahmani değildir. 
Tüm muharref dinlerde olduğu gibi kadını aşağılayan 
ve onu tüm kötülüklerin anası gösteren bir anlayışa 
sahiptir. Muharref dinin kadın algısı, toplumsal cinnet 
hâlini din adına meşrulaştırmaktadır. 


* Eğitim/Okul: Okul, toplumun bir arada yaşamayı 
ve karşılıklı hakları içselleştirdiği bir mekândır. Öğ- 
retilen bilgiler yanında okulun asıl işlevi eğitim ve 
terbiyedir. Ancak bugün okullar, ne öğretimle ne de 
eğitimle ilgilidir. Okullar yalnızca tağuta kulluğun 
modern mabetleridir. PISA ölçümlerini beğenmeyen 
M.E.B'in, yerli ve milli ölçme değerlendirme projesi 
ABİDE göstermiştir ki; öğrencilerin büyük çoğunluğu 
okuduğunu anlamamakta, dört işlemi yapamamakta- 
dır! 12 yılda dört işlemi öğretmekten aciz bir sistemin, 
eğitim/terbiye veremeyeceği izahtan varestedir. 
Mevcut durum göz önünde bulundurulduğunda 
akla şu soru gelmektedir: Okulda eğitim ve öğre- 
tim yapılmıyorsa ne yapılıyor? Yetişkini fabrikada, 
yetişkin olmayanı okulda kontrol altına alan modern 
kapitalist cahiliye, okulları ideolojik yükleme aracı 
olarak kullanıyor. Türkiye özelinde değerlendirecek 
olursak şunu söyleyebiliriz: Bir asırdır T.C.'de Batı- 
cı-Kemalist-Laiklerle Muhafazakâr-Demokrat-Laikler 
arasında süregelen çekişme, nesiller üzerinden sür- 
dürülmektedir. Atatürk-Karabekir, İnönü-Menderes, 
Evren-Özal ve nihayet Kılıçdaroğlu-Erdoğan arasın- 
daki çekişmede, kim başa gelirse gelsin, okulları arka 
bahçe olarak görmekte; M. Kemal'in askerleri-Reis'in 
askerleri olarak beyinler/kalpler iğdiş edilmektedir. 
İdeolojik yükleme merkezi olan okullarda çocuklar 
öğrenemedikleri gibi terbiye de olamamaktadır. 
Dahası, birlikte yaşam kültüründen uzak, kavgacı, 
ideolojik birer aygıt olarak hayata atılmaktadır. 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


ik 


SOĞ ÖĞÜN SOĞ 
uumum00000000 
NON NRNRİĞR 
OOO 
KAYA 04 ANAMA YAYA YANIN 


NN, 
AYN KASA İYMYYN YİYİN AYİKİMLNK 
YY DYURYRYKUKOK, YASA YSA 
A 
UÜ O 
İSYAN W N SX 

N YA NAYAYAYAYANY 


A 
RAY 
KY 


v ki 


A 
YAN 
NN 


j 
KYK 


p. 
AN 


* Medya: Bugün medya ekini ve nesli ifsat eden 
sermaye sahiplerinin (mustekbir/mutref) elinde- 
dir. Üretilen yazılı ve görsel içerik fahşa ve münkeri 
yaymak, toplumu ahlaki yozlaşmayla onursuzlaş- 
tırmak (istihfaf) içindir.2 İfsat projesinin ana hedefi 
kadınlardır. Zira toplumun yarısı kadın, kalan yarısı 
da kadının eğittiği erkektir. Kadının ifsat olması, 
toplumun ifsat olmasıdır. 


Medya ürettiği içerikle kadını değerli kılan fitri/ 
ilahi hasletlere saldırmaktadır. Allah'ın çco kulluk, 
eşlik ve annelik hasletiyle yücelttiği kadını; dişiliğiyle 
ön plana çıkarmaya çalışmaktadır. Kadın vücudunu 
teşhir edip seyirlik bir vitrin ikonuna dönüştükçe ve 
karşı cinsi kışkırttıkça değer kazanacağını empo- 


Toplumsal olarak cinnet hâlini 
vareden şer'i sebepler (şirk ve 
masiyet) sonlanmadan; toplum 
tevhid ve adaletle ıslah olmadan 
(vahye dayalı şer'i bir sistem) barış 
ve huzur, tatlı bir hülya olarak 
kalacaktır. 

Ebeveyn çocuklarından çocuk 
ebeveyninden, kadın kocasından 
koca hanımından korku içinde 
yaşayacaktır. 


ze etmektedir. Oysa kadın bedenini teşhir ettikçe 
saygınlığını yitirmekte, bir beden/ceset muamelesi 
görmektedir. Gençliğini ve güzelliğini kaybedince, 
yani şehvete hitap etmeyince “yok” sayılmaktadır. 


Kadını teşhirciliğe özendiren medya, erkeği de 
maçoluğa özendirmektedir. Bugün yüksek izlenme 
oranlarına sahip içeriklerin mafyöz ve şiddet içerikli 
yayınlar olması tesadüf müdür? Kadını teşhirciliğe 
erkeği maçoluğa özendiren medya ne bekliyor ki? 
Medya kültür adına ne ekiyorsa haber bülteninde 


21. "Kavmini hafife aldı/onursuzlaştırdı/aptallaştırdı, onlar da ona itaat 
ettiler. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktu." (43/Zuhruf, 54) 


12 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


w 
KN 


NA 
YK 

OX 
Ni 


A 
* k 


e 
K 


YUNAN 
00 


4) 
YÜ 


800X000 
Vi OO X a 
y 


UNUNU ANUZNUZNUNUZNYANUNUZNUNUZNN AZN 
ÖĞÜNÜ 
AY XX 37001010187 KYK 
ÖĞÜNÜ 


ÇÖ / AK AYA W 
N 0 A 0 00 VW YAAA 
KYK w N KA 3X0 YA N 

/ OK YAAA 


X O 
00 
YY 


i X 


N 
NX 


A 
NÜN 
YY 000: 


KKKA 
ÜNL 
YAYAN NN NAZ 
YAYA 
0 


00) 


0, 

KONAK 
YAY 

04 UN 

YAPAY 


A 
000000000 
DĞN AKK 


YA 
OO 
YK 


YAY 
YY 


onu biçiyor. Toplum gece izlediğini gündüz tatbik 
ediyor! Şer kapılarını sonuna kadar açıp ona teşvik 
ettikten sonra, yüzsüz siyaset-medya neyi, hangi 
hakla eleştirmektedir? Biraz daha kâr etmek için 
her yolu mubah gören/gösteren iki yüzlü, ahlaksız, 
dinsiz medya ve ona yol veren siyaset toplumsal 
cinnet hâlinin asıl mimarıdır... “Cinayet mahalline 
ilk katil gelir.” kavlince, her kadın cinayetinde ilk ve 
en yüksek sesle konuşanın medya olması şaşırtıcı 
değildir! 


* Örf/gelenek/değerler: Coğrafyamız muharref din 
algısı altında şekillenen bir geleneğe sahiptir. Kadı- 
na ve çocuğa bakışı sorunludur. “Kadının sırtından 
sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.” sözü, 
geleneğin cahili karakterini yansıtmak için yeterli olsa 
gerektir. Gelenek, kadını Allah katında mükellef bir 
kul olarak kabul etmemekte; dövülmeyen kadının 
ya davulcuya ya zurnacıya varacağına inanmakta; 
erkeğin mübarek (!) dizlerini dövmemesi için bol bol 
kadın dövmesi gerektiğini salık vermektedir. 


Geleneğe göre erkeğin bir kadının dokuz şey- 
tanı vardır. Hem, şeytanla iş birliği yapıp Âdem'i 
(as) cennetten kovduran da kadındır. Hâliyle kadın 
kendi başına bırakılırsa şeytanlık yapacaktır. Şer'i 
ve fıtri olmayan yasaklarla kontrol altına alınmalı, 
bizi cennetten çıkardığı gibi o da cehennem hayatı 
yaşamalıdır. Bu yaklaşımıyla gelenek, hem kadının 
fıtratını hem de onunla aynı evde yetişen erkeğin 
kadına bakışını zehirlemektedir. Muharref din anlayışı 
altında şekillenen gelenek toplumsal cinnet hâlini 
beslemekte, meşrulaştırmaktadır. 


» Siyaset: Bir ülkede siyaset, toplumun ruh hâlini 
yansıtan önemli parametrelerden biridir. Dünyada 
ve T.C.'de siyaset Allah'sız ve ahlaksızdır. “A//ah'sız 
siyasetten” kastımız tevhid ve takva yoksunluğu; 
"Ahlaksız siyasetten” kastımız haya ve utanma yok- 
sunluğudur. 


T.C.'de siyasetin tek kutsalı oydur. Dini, insani ve 
ahlaki hiçbir ilkesi yoktur. İktidarı ve muhalefetiyle, 
sağcısı ve solcusuyla, İslamcısı (!) ve laikiyle... tam 
bir yozlaşma ve çürüme hâlindedir siyaset. Depremin 
dahi “insanlık ortak paydasında” buluşturamadığı, 
depremi dahi birbirleriyle didişme arenasına çevi- 
recek kadar düzeysizdir. 


Siyaset, Firavun karakterlidir; toplumu bölmeyi, 


YE SEL VEE YED 
NN Ka / 


GÖK 
GÖK 


O 


ii 


O 


KKK NK 
NANA NN ANNAN YANAN 
KK KİN) 
YAYA YA NY 


Y 

VW 

YANA N KP K ) 
ÖKK SOK KOKOKİK NUN AKKÖK N 
KAY 


i 


YOON 
YNNYANANNNNYNYNYNYNYNYİNİNY 


KK YY YY Yİ YY 

K 4000000000000 KY OKA 
A A GÖK OKOK OK OK OK AKOR OK AKKOK AKK AKAK, KAYA İN Vk YAK W A 
OOO KOK KOK ARKİKOK 

© NN 


NZNUNZNYANUNUZNYZNUZNN NANA İN NNZNUZNUNUZ NU NUZNUZNZNUZNUZNUNUZNYNUZNUZ AYA N, İNNİYİYİYİYİ 
YY YAZ YA N KAYA YAYA © YY YY O 0 SY YS NN 
UYU, KY KANKNKNRANRAK N KRYGİNGİNK RAYGNNN 9) 
UYUN 
UY UN | 
YY YAYAR AYNADAKİ 
ynmmmmmmmmom00100010000 
ANMAYA YAY YAAA 


bölünmüş grupları birbirine düşürmeyi ve zayıf düşen 
tarafları yönetmeyi hedefler. Siyasetin firavuni karak- 
teri topluma sirayet etmiştir; birey (ve topluluklar) 
kendinden daha zayıf gördüğünü ezmeye, sömürme- 
ye yeltenmektedir.2 Vitrindekilerin (siyasiler) ötekini 
aşağıladığı ve ezdiği bir ülkede; patronun işçisini, 
kocanın karısını, ebeveynin çocuğunu, çocuğun fırsat 
bulduğunda ebeveynini aşağılaması normaldir. Zira 
imamın aksırdığı toplumda cemaat öksürecektir... 


c. Bireysel Sebepler 


İnsanlık, tarih boyunca benzeri görülmemiş bir 
kriz yaşıyor. Sanayi devrimiyle tüm dünyayı etkisi 
altına alan kriz, dijital devrim sonrasında derinleşerek 
insanlığı savurmaya devam ediyor. 


İnsan önce tevhidi, sonra ahlakı ve şimdi de ken- 
dini yitirdi. Tevhidi yitiren insan fıtratında hissettiği 
boşluğu yeni putlarla doldurdu. Sanayi devrimiyle 
kapitalistleşen ve ahlaki değerleri kaybeden insan, 
varlığını anlamlı kılan ahiret şuuru yerine onu an- 
lamsızlaştıran/hiçlik duygusuna sevkeden dünyayı 
ikame etti. Dijital devrimle beraber kendini kaybetti. 
Zaman, mekân ve gerçeklik algısı kayboldu. İnsanı 
biyolojik-fiziki anlamda insan yapan zemin ayağının 
altından kaydı. 


Gecede gündüzü gündüz de geceyi yaşayan; tek 
tuşla sınırları kaldırıp istediği mekânda olan; gerçek 
hayatta yapması yasak olan şeyleri sanal olarak ya- 
pabilen; zaman, mekân ve gerçeklik algısı yitmiş bir 
insanla karşı karşıyayız. Tevhidi ve ahlakı yitiren kişi, 
müşrik ve ahlaksızdı, ama insandı. İnsani bir paydada 
buluşulabilir, toplumsal sözleşme yapılarak bir arada 
yaşanabilirdi. Kendini yitirmiş nevzuhur varlığa insan 
demek zor. Şekli insan, evet, ama kesinlikle insani 


22. "Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde üstünlük tasladı. Oranın halkını 
gruplara ayırıp onlardan bir bölümünü mustazaflaştırıyor/güçsüz- 
leştiriyor; erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını diri bırakıyordu. 
Çünkü o, bozgunculardandı. Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış olan 
(mustazaflara) iyilik yapmak, onları (kendilerine uyulan) imamlar 
yapmak ve onları (yeryüzüne) vâris kılmak istiyoruz." 


Firavunlar; ırka, gelir seviyesine, sosyal statüye, meslek gruplarına dayalı 
olarak toplumu sürekli bölerler. Toplum bölündükçe birbirine düşman 
olur ve zayıflar. Kamplaştırılmış, çatıştırılmış, bölünmüş toplum birey- 
leri güven ve huzur için bir kurtarıcı arar. O kurtarıcı Firavun'dur.. 
Allah (ce) ise insanları tevhid inancıyla bütünleştirip, İslam boyasıyla 
boyamak ve tüm suni kimliklerin bir kenara bırakılıp İslam'ın ana 
kimlik olarak kabul edilmesini ister. Bunu başarmış toplumların tevhid 
inancı ve adalet ahlakıyla yeryüzünün vârisleri ve imamları olmasını 
diler. (28/Kasas, 4-5 ve açıklaması) 





özelliklere sahip değil. Bir robot, bir cihaz, belki bir 
yazılım/algoritma... Çünkü: 


Dijital insan gerçek olmayan/sanal bir dünyada 
yaşıyor. Gerçek hayata adım attığında tuhaflaşıyor, 
gerçek hayatın sorunlarıyla başa çıkmayı bilmiyor. 
Dijital oyunlarda gördüğü gibi, sorunu vurarak, kı- 
rarak şiddetle çözüyor. 


Dijital insan sürekli görünür olmak, yaptıklarını 
teşhir etmek veya onay almak istiyor. Görünmek için 
yapamayacağı hiçbir şey yok. Yatak odasına kamera 
koyabilir, insan öldürebilir, öldürülen bir insana yar- 
dım etmek yerine onu kameraya çekebilir... 








Dijital insan istediği kimlikle sanal ortamda varo- 
labilir; onay alacağı bir hayat kurgulayabilir... Zengin 
olur, fakir olur, doktor olur, amele olur, kadın erkek, 
erkek kadın olur... Dinin, mesleğin, ekonomik sta- 
tünün ve cinsiyetin yeniden kurgulanabildiği bir 
dünyadan bahsediyoruz... 


Tevhidi kaybederek fıtratına, ahlakı kaybederek 
değerlerine ve gerçekliği kaybederek insanlığına 
yabancılaşan bu tür; inşa etmeyi bilmiyor yalnız- 
ca yıkıyor, tüketiyor... Kalp emojisiyle sevgisini dile 
getirebiliyor ama sevmeyi bilmiyor... Aynı sayfayı 
paylaşabiliyor ama aynı hayatı paylaşmayı bilmiyor... 
Bağımlı olduğu ekrandan kopup sevginin, paylaş- 
manın, birlikte yaşamanın fedakârlık, emek ve külfet 
istediği gerçek hayata girince; histerik bir ruh hâline 
bürünüyor, hırçınlaşıyor... Sonuç: Haber bültenlerinde 
izlediğimiz gibi... 

Ez-Cümle: 


Toplumsal olarak cinnet hâlini vareden şer'i sebep- 
ler (şirk ve masiyet) sonlanmadan; toplum tevhid ve 
adaletle ıslah olmadan (vahye dayalı şer'i bir sistem) 
barış ve huzur, tatlı bir hülya olarak kalacaktır. Ebe- 
veyn çocuklarından çocuk ebeveyninden, kadın ko- 
casından koca hanımından korku içinde yaşayacaktır. 
Bugün olduğu gibi şiddet/cinnet gündelik hayatın 
bir parçası olacak; yaşanan ölümler birer istatistik 
olmanın ötesine geçmeyecektir. Toplumsal sorunlar; 
müstekbir siyasetçilerin demeçleriyle, sorunun kay- 
nağı yüzsüz medyanın timsah gözyaşlarıyla, fildişi 
kulelerinde toplumsal çözümleme yapan akademi 
çalıştaylarıyla, siyaseti kıble edinmiş Diyanet'in çaba- 
larıyla, cinsiyet eşitliğini savunan sapkınların onursuz 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


Xi 


& VE VE VVE 


GR 
A Nİ ANNAN YÖN YY YÖK 


04 X 
ÖĞÜNLERİ 
SOKAK OK AYYY YOK OKYY SOYAK YÖOKAYYLOYAKYYO 


İNNA NYZNUZNZNYZ 
ğ ç 00000000 
KA 


KN 


a, 


AYA 
KS 


N © 

00000000000 OO 0 

K 0400 OK) ÇA Kk ) NA KOK A OO YKY A 4 A 

Vi YAAA A W YAY 

AN KA VW 
SKY 


XXX 30 YY 
GS YA YY YY YY YY YA YAYA YA YAY 
YY S0 SS İYİYİ 00010100000 YİYİN 
VANAYI YAYAN YAYAN YAYAN 
ÇKS S0 S7 KASK İYİ S0 İYİSİ SİKİS 
00 YAY 


YA AA 
SX 371 YY YY YY YY YY YY YY 
KY YY YY AY 


Medyanın bu sorunu timsah gözyaşlarıyla gündemde tutması, küresel 
tuğyanın hedefi olan aile kurumunu ortadan kaldırmak ve bireyi ailesiz/ 
korumasız bırakmak içindir. 

Şöyle ki; Küresel tuğyan uzun zamandır hedefine aile kurumunu koymuştur. 
Zira aile bir korunak, bir sığınaktır. Hayat tecrübesi olmayan bireyi dış 
tehlikelerden koruyan, dini/ahlaki değerleri içinde yaşatan ve bireyi 
sorumluluklarla hayata bağlayan bir kurumdur. 


teklifleriyle... çözülmez, çözülemez... Çözüm Allah'a 
co, İslam'a, fıtrata, insanı insan yapan değerlere 
dönüşle mümkündür. Çözüm şeriattır! 


Konunun gündeme geliş biçimine dair! 


"Çözüm şeriattır.” diyerek sorunun cevabını bitir- 
miştim. Ancak son bir noktaya temas etmek istiyo- 
rum: Biz Müslimler olarak elbette toplumsal sorunları 
önemseyecek, vahye dayalı çözümlerimizi insanlarla 
paylaşacağız. Bununla birlikte bir gerçeği bilmek 
zorundayız: 


Medyanın kadına şiddet olayını gündeme getirmesi 
ne insani ne de ahlakidir. Konu içinde de değindiğimiz 
gibi bu toplumsal yarayı oluşturan ve sürekli kanatan 
medyadır! Medyanın bu sorunu timsah gözyaşlarıyla 
gündemde tutması, küresel tuğyanın hedefi olan 
aile kurumunu ortadan kaldırmak ve bireyi ailesiz/ 
korumasız bırakmak içindir. Şöyle ki; 











Küresel tuğyan uzun zamandır hedefine aile kuru- 
munu koymuştur. Zira aile bir korunak, bir sığınaktır. 
Hayat tecrübesi olmayan bireyi dış tehlikelerden 
koruyan, dini/ahlaki değerleri içinde yaşatan ve bi- 
reyi sorumluluklarla hayata bağlayan bir kurumdur. 
Kapitalist küresel tuğyan, kişiyi tüm bağlardan ko- 
parıp bireyleştirmek, bencilleştirmek ve bir tüketim 
aygıtına dönüştürmek istemektedir. Aile, bu hedefin 
önündeki en büyük engellerden biridir. Bu sebeple 
elindeki tüm imkânları aile kurumunu ortadan kal- 
dırmaya teksif etmiştir. Bugünlerde çokça konuşulan 
cinsiyet eşitliği, kadın hakları, kadın hareketleri, ka- 
dın özgürlüğü... tamamı aileyi hedef alan ve kadını 
aileden, annelikten, evlilik düşüncesinden koparma 
operasyonlarıdır. 


14 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


Konuşmakta olduğumuz toplumsal cinnet hâli 
medyaya nasıl yansımaktadır? Haber diline dikkat 
edecek olursanız, amacın kadını korumak olmadığını 
anlarsınız. Örneğin: 


* "Kadına yönelik şiddet” bu başlık ne çağrıştırıyor? 
Şiddet kadına yöneliktir. Sebep? Sebep "kadın" ol- 
maktır. Kadın cinsiyeti şiddetin gerekçesidir. 


* "Erkek şiddeti” bu dil ne çağrıştırıyor? Erkek şid- 
det uygular. Sebep? Çünkü erkektir. Erkek cinsiyeti 
şiddetin sebebidir. Öyleyse cinsiyet ortadan kalkmalı, 
kadın ve erkek arasında fark olmamalıdır. 


* "Namus cinayeti”... Cinayet vardır ve sebebi na- 
mustur. 


» "Aile içi şiddet”... Bir yerde aile varsa, o aile içinde 
şiddet olacaktır. Aile demek şiddet demektir. 


Yani kadınlıktan, erkeklikten, namus mefhumun- 
dan ve aile kurumundan kurtulursak sorunlarımız 
bitecektir. 


Aynı medya “eşcinsel” sapkınlığını “onur” kelime- 
siyle, kadının vücudunu teşhir etmesini “cesurlukla”, 
kadının boşanmasını “özgürlükleşmekle”, kadının 
annelikten kopuşunu “saygın iş insanı olmakla” ha- 
berleştirmektedir. Kahrolası kâfirler! Tevhide, fıtrata, 
ahlaka ve insana dair her şeye düşmanlar. Sebebi 
oldukları bu yozlaşmış toplum bumerang gibi onları 
da vuracak, oluşturdukları ahlak enkazının altında 
kalacaklar! 


”.. Zulmedenler çok yakında nasıl bir inkılapla dev- 
rileceklerini bilecekler.” 3 


23. 26/Şuarâ, 227 


V KAYAN İNUZNZAANUNUNUNUZNUZNUZNUZNUZNUNNZ 
OO m0 
OX ) X KKK 0004 X 00000000 00004 00000 
ÖK İRAKİKÜRİKOKİÇİ Ç 


ki 


İİ 
w 


DOO 

 ““teuhi 

KT TEUNI 
UN 


AAA 
KK W NÖ 


80 


Y 
V 


NN 
KA 


NN YKY YY 
ÖĞR ÖKOÖKOÖKİÖRİÖKİKÖR 
KAŞMİR 
AKYA KYYYYYYİ 


Soru: Hocam! Yenilen yiyeceklerin, 
bulunulan mekânların veya satın 
alınan bir metanın sosyal medyadan 
paylaşılması şer'an ve edeben 
sakıncalı mıdır? 


Kulluk anlayışımızın belirginleşmesi için, tevhid 
anlayışının özünü oluşturan ayetlerden birini ha- 
tırlayalım: 


"De ki: 'Şüphesiz ki Rabbim, beni dosdoğru yola 
iletti. Dimdik/güçlü ve hanif olan İbrahim'in dinine. 
O, müşriklerden değildi.” De ki: 'Şüphesiz ki benim 
namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin 
Rabbi olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben 
bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/Şirki terk 
ederek tevhidle Allah'a yönelen kulların ilkiyim.' ” 24 


Bizim bedeni ibadetlerimiz (namaz), mali ibadet- 
lerimiz (kurban) hayatımız ve ölümümüz (arasındaki 
her şey), âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Bir bütün 
olarak hayatımız/varlığımız O'na «co aittir; hiç bir 
ortağı olmamak üzere O'nun dinine/otoritesine teslim 
olmak zorundadır. 


Sosyal medya/Sanal âlemde hayatımızın bir par- 
çasıdır ve orada bulunduğumuz her an kuluz; şer'i 
ve edebi ölçülere riayet etmek durumundayız. Aksi 
hâlde sanal âlem-gerçek hayat arasındaki bağı kay- 
bedersek, bir önceki bölümde anlattığımız gibi, biz 
sosyal medyayı değil sosyal medya bizi kullanmış 
olur. 


Bu noktada ölçümüz şudur: Sosyal medya/Sanal 
alemdeki davranış ve sözlerimizle gerçek hayattaki 
söz ve davranışlarımız arasında fark olmamalıdır. 
Şayet Müslim bir ortamda söyleyemeyeceğimiz bir 
sözü sosyal medyada söylüyorsak, kardeşlerimiz 
arasında yapamayacağımız bir davranışı sosyal med- 
yada yapıyorsak...modern cahiliyenin tesiri altındayız 
demektir. Bu durumda sosyal medyanın bizim için bir 
afet olduğunu bilmek, dinimizin selameti için sosyal 
medya kullanımını kısıtlamak zorundayız. 


Bir örnek üzerinden hasbihâlimizi sürdürelim: 
Bizim pazar seminerlerimizi düşünün... Yüzlerce 
kişinin bulunduğu ortama bir Müslim girsin ve tek 


24. GEn'âm, 161-163 





tek insanlara uğrasın. Elinde bir tabak, içinde de 
yemek olsun. “Biliyor musun, ben X restorandan ye- 
mek sipariş ettim, onu yiyorum.” desin. Ya da yeni 
satın aldığı bir saati göstersin ve saat hakkında bilgi 
versin... Ne düşünürüz? Ben düşüncelerimi kendime 
saklamak istiyorum! Zannımca en iyi düşünenimiz 
aklında bir sorun olduğunu veya görgüsüz bir insan 
olduğunu düşünür. 


Sosyal medyada yediğini, içtiğini, ev hâlini veya 
satın aldığı bir eşyayı yayınlayan, sürekli fotoğraf 
paylaşma ihtiyacı hisseden ne yapmaktadır? Yuka- 
rıda zikrettiğim örneği düşünürseniz, aslında pek de 
farklı bir şey yapmamış olmaktadır. Kendisini gören 
insanlara tek tek veya topluca gösteriş yapmakta, 
görgüsüzce davranmaktadır. Peki, gerçek hayatta 
kimsenin yapmayacağı bu görgüsüzlük sanal âlemde 
niye normal karşılanmaktadır? Çünkü sanal âlem/ 
sosyal medya modern cahiliyenin gösteri sirkidir. 
Çoğu insan aynı anda hem sahnede hem izleyiciler 
arasındadır. Normal hayatta yapılması mümkün ol- 
mayan hareketler gösteri sirkinde normalleşmekte, 
insanlar eğlenmek için suç ortaklığı yapmaktadır. 


Yapmayalım! Reddetmekle mükellef olduğumuz 
cahiliyenin bir parçası olmayalım... Onları Allah'a 
davet etmek için girdiğimiz bu sirkte, kendimizi 
kaybedip sirk sahnesinde şaklabanlık yapanlara dö- 
nüşmeyelim... Birbirimize çokça hakkı ve sabrı tavsiye 
edelim... Her şeyi önüne katan ve hurdalaştıran bir 
kasırgada savrulmamak için birbirimizin elinden 
tutalım. Neyi, niçin kullandığımızı unutmayalım... 
Allah'a kul olduğumuzu, Tevhid ve Sünnet davasına 
gönül verdiğimizi ve bir mücadele içinde olduğu- 
muzu hatırda tutalım. Bir Müslim'e ve dava insanına 
yakışır şekilde davranalım. 


Rabbim beni ve sizleri cahiliyenin, nefislerimizin, 
insi ve cinni şeytanların şerrinden korusun. 





teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


> İSLÂM İLE MÜSLÜMANLIK | 
AYNI ŞEY Mİ? 






0 e 
e e 


İSLÂM İLE 
MÜSLÜMANLIK (Her seyden önce İslam Tevhid 


dinidir (Allah'ın birliğine iman etme 


ARASINDAKİ esasına dayanır). Bu dinin adı sadece 
FARKLAR NELERDİR? İslam'dır, Müslümanlık değildir. 


Insanlık tarihi boyunca Allah'ın 


Feriduddin AYDIN gönderdiği bütün elçiler, insanları 





(Müslümanlığa değil) İslam'a davet 
etmişlerdir. Bu gerçeğin, Kur'ân-ı 
Kerim'in birçok yerinde güçlü ve 
belgesel kanıtları vardır bu da 
Müslümanlığın asla İslam demek 
olmadığını gösteren en güçlü 
delillerden biridir. 


u soru, İslam hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip bulunmayan bir 

Müslüman tarafından ancak yöneltilebilir. Günümüz Türkiye'sinde 
bu soruya doyurucu yanıtlar verebilecek insan sayısı çok azdır. Ancak 
yapılacak anketler, ciddi araştırmalar ve meydan çalışmalarıyla bu soruya 
çok geniş kapsamda cevap oluşturabilecek veriler elde edilebilir. Nitekim 
aşağıda bu soruya verilecek sınırlı cevaplar bile bu iki din arasındaki 
farkları açık şekilde ortaya koyacaktır. 


İlginçtir ki Türk insanı, eskiden beri İslam ile Müslümanlığın aynı şey 
olduğuna inanmış, daha doğrusu inandırılmıştır. Fakat bu konuda hissedilir 
bir çeşit takiyyenin varlığı da muhtemeldir. Çünkü yüzyıllardır içyüzünün 
halktan gizlendiğini farz etsek bile Müslümanlık, aslında İslam'dan alınmış 
bir intikam hareketinin adıdır. Bu harekette, -büyük olasılıkla- İranlılardan 
vaktiyle ilham alınmış ve hikmete aykırı surette sunulan İslam, tepkiyle 
karşılanarak daha ilk günlerde süratle revize edilmiştir. Böylece üretilen 
Müslümanlık, “Arap İslam”ından ve “Fars Moselmâniliği"nden soyut- 
lanmıştır. Sonuç olarak denebilir ki Türkistan'ın Milâdi 707'den itibaren 
"Araplar tarafından işgaline tepki olarak!” Müslümanlık, bir “Milli Türk 
Dini” kisvesinde şekillendirmeye çalışılmıştır. 













İslam'ı Müslümanlığın karambolünde fark edebilmek için aşağıdaki 
karşılaştırmaları dikkatle ve ciddiyetle incelemek gerekir. 
Bunları bilimsel bir tertip içinde izleyebilmek için mukayese işlemi, konuların 
önem derecelerine ve ilgilerine göre -özetlenerek- sıralanmıştır. 


Bu tarihi olayın arka planı oldukça önemlidir. Unut- 
mamak gerekir ki Müslümanlık, temelde Farsların 
1400 yıl önce kurgulayıp başlattıkları bir projedir. 
Daha sonra Türklerin -kendi milliyetleri Joğrultusun- 
da- bu projeye sağladıkları katkı büyük olmuştur. 
Müslümanlığın "İslam" demek olduğu, ya da bu iki 
ismin aynı anlama geldiği yolundaki kanı, - “Horasan 
Erenleri” etiketiyle görevlendirilen- Haytala rahipleri 
aracılığıyla ve yüzyılların akışı içinde -Türk toplulukları 
arasında- yaygınlaştırılmıştır. Bu iki kavramın, (daha 
doğrusu bu iki ayrı dinin) birbiriyle ilişkilendirilmesi 
ise korkunç düzeyde inançlar arası çatışmalara ve 
büyük talihsizliklere yol açmıştır. Nitekim günümüzde 
(sadece Türkiye'de değil, aynı zamanda bütün Orta- 
doğu'da) yaşanmakta olan ve artık çözümü imkân- 
sız hâle gelen din ve düşünce anarşisi bu gerçeği 
kanıtlamaktadır. Bu problemin, -kuşkusuz- tarihsel, 
sosyal ve kültürel birçok nedeni vardır; aynı zamanda 
bu sorun, toplumun tarih boyunca siyasal ve sosyal 
alanda bocalamasına, zaman zaman çözülmesine ve 
gerilemesine de neden olmuştur. Dolayısıyla bu iki 
kavram (daha doğrusu, bu iki din) arasındaki farkları 
ortaya koymak, bu spekülatif ilişkilendirmede gizle- 
nen sırları ifşa etmeye ve konuyu gündeme taşımaya 
yarayabilir. Aynı zamanda, -mevcut din ve düşünce 
anarşisine son vermek amacıyla- muhtemelen ileride 
harcanacak çabalara zemin hazırlayabilir. 


İslam hiç şüphesiz, çok muhkem disiplinleri olan 
evrensel bir hayat nizamıdır. Vahye dayalı bir İlâhi 
rejimdir. Büyük bir sorumlulukla belirtmek gerekir 
ki İslam; -günümüz toplumlarının yoz ve ilkel tasav- 
vurundaki "mabed-mezarlık dini” değil- tam tersine, 


kendi terminolojisindeki tanımıyla tüm hayatı kuşatan 
bir din ve yaşam düzenidir; bir yasalar külliyâtıdır. 
Bu nedenle İslam'ı Müslümanlığın karambolünde fark 
edebilmek için aşağıdaki karşılaştırmaları dikkatle 
ve ciddiyetle incelemek gerekir. Bunları bilimsel 
bir tertip içinde izleyebilmek için mukayese işlemi, 
konuların önem derecelerine ve ilgilerine göre -özet- 
lenerek- sıralanmıştır. 


1. Her şeyden önce İslam Tevhid dinidir (4//ah'ın 
birliğine iman etme esasına dayanır). Bu dinin adı 
sadece İslam'dır!, Müslümanlık değildir. İnsanlık tarihi 
boyunca Allah'ın gönderdiği bütün elçiler, insanları 
(Müslümanlığa değil) İslam'a davet etmişlerdir. Bu 
gerçeğin, Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde güçlü ve 
belgesel kanıtları vardır? bu da Müslümanlığın asla 
İslam demek olmadığını gösteren en güçlü deliller- 
den biridir. 


Müslümanlık ise İslam'ın tam tersine: çok tanrılı 
mistik, kurgusal ve milli bir dindir. Müslümanlar, 
her ne kadar “Allah'tan başka ilâhlara da tapıyo- 


1. Bkz. Gerçek şudur ki Allah indinde din İslam'dır. Âl-i İmrân/19 3.30 3) 
plağı all Tiz. 

2. Bkz. Nuh diyor: Müslimlerden olmam için bana emredildi. 5.3 $i &zsiş 
GaLLAİl ga Yunus/72; Musa kavmine dedi ki: Ey halkım! Eğer Allah'a 
iman ettiyseniz Ona tevekkül ediniz eğer Müslimlerseniz. ;&8 3) ç38 5 
Ball G3 Ol İŞİ 413 au çizi Yunus/184; İbrahim'e Rabbi İslam'a gir 
deyince, Alemlerin Rabbine teslim oldum, dedi. G3) SALİ JB gizi 485 40 088 
Geli el-Bakara/131; İbrahim ve Yakub çocuklarına diyorlar ki: ancak 
müslimler olarak ölünüz. 5ş2114 çö VI 3öş2 58 el-Bakara/132; Yakub'un 
çocukları şöyle cevap veriyor: Bir tek ilâh olan senin ve ataların İbra- 
him, İsmail ve İshak'ın da ilâhı olan ilâh'a ancak ibadet ederiz, O'na 
teslim olmuşuzdur. öçaLLz 3 3535 Niş İN $215 Sel nl) Gİ İl ği) ES 
el-Bakara/133; Havariler şöyle dediler: Allah'a iman ettik ve şahit ol 
ki biz Müslimleriz. 3,a1Lâ öl iğkiş au EZ Âli İmrân/52; Ehl-i Kitaptan 
bir grup Kur'ân'ı dinleyince şöyle dediler: da ÜL ğe Ğİ) a ET İŞİĞ 

Saallk a3 el-Kasas/53. 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


W 





ruz” demiyor iseler de -herkes tarafından- kolayca 
sezinlenemeyecek hilelere başvurarak çok tanrılı 
olduklarına ilişkin inançlarını sürdürmektedirler. Ni- 
tekim ölmüş insana ilişkin birçok inançları bu gerçeği 
deşifre etmektedir. 


2. İslam, güçlü ve köklü bir kaynağa dayanmakta- 
dır: Vahiy >51. Bu kavram, metafizik biranlam taşıyor 
ve yüksek bir kültüre hitap ediyor olması dolayısıyla 
mü'min-müslimlerin aksine, Müslümanlar tarafından 
algılanamamaktadır. Çağımızdaki Müslümanlar, -gü- 
nümüzde, bilim ve teknolojide yaşanan dev hamlelere, 
baş döndürücü değişim, gelişim ve açılımlara tanık 
olmalarına rağmen- bu sorunu aşamamaktadırlar. 
Kaldı ki bin yıl önce bozkırlarda göçebe olarak yaşa- 
yan kalabalıkların -asırlar boyu- vahiy sözcüğünü bir 
kez bile duymamış oldukları kuvvetle muhtemeldir. 


Müslümanlığa gelince o, böyle güçlü bir kaynaktan 
yoksundur. Tam tersine, -çok kere ifade edildiği gibi; 
başta İslam olmak üzere birçok din ve düşünceden 
beslenerek yapılandırılmış senkretik bir mistik ya- 
pıdır. Bu dinsel kurumun, İslam'dan aşırı şekilde 
beslenmiş olması, günümüzde büyük sorunlara yol 
açmıştır. Hint dinlerinden, Şamanlıktan, Zerdüştülik- 
ten, Yahudilikten, Hristiyanlıktan ve geleneklerden 
birçok inanış, ritüel, dua ve ibadet şekilleri devralan 
Müslümanlık, dıştan örtündüğü -namaz, oruç, hac ve 
kurban gibi ibadetlerden oluşan- masum bir perde 
arkasında, -ne ilginçtir ki- Türkiye toplumuna İslam 
kisvesi içinde yansımaktadır. 


3. İslam, (sosyal hayatta kişinin tüm davranış bi- 
çimlerinde yansıyabilen) kesin bir bütünlüğe sahiptir. 
Bu bütünlük; -Kur'ân ve Sünnet ölçütlerinden yola 
çıkılarak- selef döneminde, ilk müçtehidler tarafından 
-görüş birliği ile- tespit edilmiş- dokuz farklı hükümle 
ifade edilir. Bunlara ”Ef'â/-i mükellefin hükümleri &s-i 
odisul ysi”? adı verilmiştir. Bunlar insanın her davranış 
biçimini yargılamada belirleyen dokuz kavramdan 
oluşur; İslam Yöntem Bilimi'nde temel bir yasadır. 
Buna göre bir insan, hayatı boyunca ne yapıyor olur- 
sa olsun, dokuz farklı davranış biçiminden -mut/ak 
surette- birini işler ve -biraz önce söz konusu olan- 


3. Her mükellefinsanın, tüm davranış biçimlerinin tabi olduğu şer'i hü- 
kümler şunlardır: farz, vacib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh, 
sahih, batıl. 


18 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


hükümlerden birine muhatap olur. Sorumluluk bu 
suretle tespit edilir. 


Bu kavramların Müslümanlıkla hiçbir alâkası yoktur. 
İslam'dan devşirilerek Müslümanlığa mal edilmiş 
olmasına rağmen milyonlarca Müslüman bu yasadan 
habersizdir ve milyonlarca Müslüman bu yasayı her 
gün pervasızca çiğnemektedir. Bu yasa, Kur'ân-ı Ke- 
rim'de, başta Nahl Suresi'nin 116'ıncı âyet-i kerimesi 
olmak üzere, Kitap ve Sünnet'in bütünlüğünden 
gücünü almaktadır. 


Müslümanlığa gelince; bu dinin hiçbir sınırı yok- 
tur. Başta din adamları olmak üzere hemen herkes 
-aklına estiği gibi- Müslümanlığa bir inanç, bir ritüel, 
bir ibadet biçimi ekleyebilir. Örneğin; Delâil-i Hay- 
rât gibi, Cevşen gibi, Salat-ı Tefriciye gibi bir duayı 
okumakta beis görmeyebilir. Bunun sayılamayacak 
kadar örnekleri vardır. Bu da Müslümanlık için bir 
bütünlüğün söz konusu olmadığını gösterir. 


4. İslam'da (anayasal mahiyette) kanun koymak 
Allah'a aittir. Kur'ân-ı Kerim'de, bu temel yasaya da- 
yanak oluşturan birçok âyet-i kerime vardır5. Müslü- 
manlıkta ise anayasalar, siyaset adamları tarafından, 
ya da onların oluşturdukları meclisler ve komisyonlar 
tarafından kararlaştırılır. Müslümanlığın -as/ında İs- 
lam'la hiçbir ilişkisinin bulunmadığını kanıtlayan- en 
çarpıcı özelliği budur. 


5. İslam'da ibadet ve dua, belli bir sisteme bağ- 
lanmıştır. Bu sistemin adı "Tevgifiyye"'dir. Anlamı 
şudur: Hiç kimse, Kur'an ve Sünnet'le belirlenmiş 
olan ibadet ve dualardan başka herhangi bir şekil- 
de ibadet yapamaz, dua edemez. Aksini yapanlar 
sonuçlarına katlanacaklardır!6 


Müslümanlıkta ise -biraz önce verilen örneklerde 
olduğu gibi- tarih boyunca "evrâd" ve "ezkâr” adı 
altında rastgele çeşitli dua ve ibadet şekilleri düzen- 
lenmiştir. Bunların birçoğu kitaplaştırılmış, ayrıca 
bu amaçla "tarikat” adı altında mistik örgütler ku- 


4. Bkz. 16/Nahl, 116: giy Je İykisi ös V33 İNE ik gil ESİLİİ Aas Li İşİşâğ Ya 
Yal İŞAlİ Y GASİİ dll JE ösRâ5 Sağl öl gasdı Ayetin Meâli: "Aklınıza esen 
yalanı uydurup, "Şu helaldir ve bu haramdır" demeyin... Çünkü Allah'a 
iftira atmış olursunuz! Gerçek şu ki, Allah adına yalan uyduranlar 
kurtulmazlar!" 


5. Bkz. en-Nisa/59; El-Maide/50; el-En'âm/57; Yusuf/40; eş-Şürâ/10 


6. Bu sonuçların ne olduğunu merak edenler, (akademisyenlerden ya da 
hocalardan değil), âlimlerden yardım alabilirler. 





rulmuş, ayinler düzenlenmiştir. Bazı tarikatlarda bu 
ayin ve ritüeller, (Örneğin; Nakşbendilikte) karanlık 
ortamda ve sessizce icra edilir. Kâdirilik, Rufâilik ve 
Mevlevilikte ise folklorik mahiyette danslı müzikli 
şekilde sahnelenir. İslam'a tamamen yabancı olan bu 
ibadet ve dua biçimlerinin oluşturduğu güçlü kanıtlar, 
aslında Müslümanların -açıkça söylemiyor olsalar 
bile- İslam'a geçit vermemek için -bilinçaltı- büyük 
engeller ördüklerini ortaya koymaktadır. Başlı başına 
bu gerçek bile Müslümanlığın İslam'dan tamamen 
ayrı bir din olduğunu göstermektedir. 


6. İslam, gerçekçi ve sarih bir niteliğe sahiptir. 
Dolayısıyla İslam'da gizemlilik yoktur; ruhbaniyet 
yoktur; ruhban sınıfı (yani din adamı sınıfı) yoktur; 
dinselliğe özgü kıyafet ve üniformalar yoktur; imti- 
yazlı sınıflar yoktur... 


Müslümanlıkta ise bunların hepsi vardır. Müslüman- 
lıktaki gizemliliğin kaynağı Tasavwvuf'tur. Çeşitli din- 
lerden beslenen tasavvuf (bâtınilik) ya da mistisizm, 
bir sırlar felsefesidir. Yahudiliğin Kabala öğretisinden, 
Hristiyanlıktan ve özellikle Hint dinlerinden: vahdet-i 
vücüd (panteizm), fenâ fillâh (Wirvana) ve beka bil- 
lâh (tanrılaşma) gibi birçok inanışın Müslümanlığa 
akışını tasavvuf sağlamıştır. Bu nedenle tasavvufa, 
mü'minler tarafından "İblis'in elsefesi” adı verilmiştir. 


Müslümanlıkta, -aynen Yahudilikte, Hristiyanlıkta 
ve Budizm'de olduğu gibi- bir ruhban sınıfı vardır. Bu 
sınıftan olanlar, -büyük ihtimalle Hinduizm'in esinti- 
lerini taşıyan, ancak evrim geçirerek şekil değiştirmiş 
olan- sarık ve cübbe giyerler. Resmi din adamlarıyla 
birlikte, medrese ve Kur'ân kursu hocaları, bazı ilâ- 
hiyâtçı “akademisyenler”, tarikat şeyhleri, üfürükçüler, 
muskacılar ve medyumlardan oluşan ruhban sını- 
fı, özellikle İslam'ın Türkiye toplumuna sıçramasını 
önlemeye çalışmakta, Müslümanlığı ayakta tutmak 
için çeşitli spekülatif faaliyetlerde bulunmaktadırlar. 


İslam ile Müslümanlık arasındaki farklar, yukarıdaki 
açıklamalarla elbette ki sınırlı değildir. Bunlar, -bu 
iki din arasındaki derin uçurum hakkında sadece bir 
fikir vermesi için sunulmuş- oldukça kısa bir özetten 
ibaret örneklemelerdir. 


Müslümanlık ile İslam arasında (göze çarpmaz gibi 
duran) kalın duvarın fotoğrafını netleştirmek için 
aslında Müslümanların kullandığı çok önemli bir paro- 
laya -bu ilgiyle- işaret etmek gerekir: "Elhamdülillâh 


iteuhid 


ben Müslümanım”! Evet Müslümanlar, herhangi bir 
münasebetle dinsel aidiyetlerini bu hileli parola ile 
dile getirirler. Bu paroladaki sır, -muhatap üzerinde 
İslam ile Müslümanlığın aynı şey olduğu izlenimini 
uyandırmaya dönük- bir hiledir. 


Dikkat edilecek olursa -toplumda artık bir huy 
hâline gelmiş olan- bu hile sebebiyledir ki hiçbir 
Müslüman "Elhamdülillâh ben Müslimim, ya da 
Müslimeyim” demez. Halbuki Müslümanlar da ay- 
nen mü'minler gibi, İslam'ın dışındaki dinlere bağlı 
olanlar için "gayrimüslim" nitelemesini kullanırlar. Bu 
nitelemenin tam tersi ise "müslim"dir. Buna rağmen 
(gerçek anlamda İslam'a değin, din olarak Müslü- 
manlığa bağlı olduklarından, aidiyetlerini "Müslim" 
değil, "müslüman" şeklinden ifade ederler. Dinsel 
aidiyetini "ben Müslimim” demek yerine neden "ben 
Müslümanım” şeklinde ifade ettiğini, bir Müslüma- 
na sormayı eğer göze alabilirseniz, “eski köye yeni 
âdet mi!” diye onun size şiddetle tepki gösterdiğini 
göreceksiniz. Çünkü Müslümanlık "Atalar Dini"dir, 
kutsaldır, vazgeçilmezdir. Bu ilkelliğe ve barındırdığı 
hilelere birçok âyet-i kerimede yer verilmiştir.7 


İşte bu hile, Müslümanları deşifre etmekte, aynı 
zamanda Müslümanlık ile İslam'ın, -aralarında hiçbir 
alaka bulunmayan- iki ayrı din olduğunu da kanıt- 
lamaktadır! 





7. Bkz. "Kendilerine, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman, "Hayır, 
biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Şeytan, 
kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı? işi & 1581 33 J8 1815 
Geli ale Gizş G 28 İŞiçİ6 a Lokman/21; Onlara, "Allah'ın indirdiğine 
uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz 
(yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu 
bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)? j5 iş 
Üüüği Ya ELE öylükş V ÇAĞI 0S ŞİŞİ Geli ayle EĞİ 28 Şİİ Zİ Şİİ G5 İĞ Şİ 
El-Bakara/170. 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


19 


GSGSE AHSENU'L HADİS SASA SASA SAS SA SASİ 
SASA ASA SSAĞE 
ANAMNAZ RANWANAY ANAYA AYNAYA AYNA AYN 


Bu, bir yol azığı ve bu yolu izleyen 
saygın davet kervanının hazırlığıdır. 
Rabbinin ismini sabah akşam zikret. 
O'na geceleyin secde edip uzun 


BISMILLAH bir süre tesbihini yap. Çünkü bu, 
Kur'an-ı Kerim'i indiren kaynakla 
Özcan YILDIRIM ilişki kurmaktır. Ve bu, davanın asıl 
ozcanyildirim&tevhiddergisi.net sahibiyle ilişkili olmaktır. Çünkü 


kuvvetin kaynağı O'dur. Azık ve 
desteği veren O'dur. Bu ilişkiyi 
kurmanın yolu; zikir, dua, ibadet ve 
tesbihtir. 


g2 AZDI dl çiş 


ill (3) 5391 ğ35 İzâl (2) GE ğa İLİN SİZ (1) SİZ çi G3 çal hi 
(5) Şaş çi 1 öLLâYİ ŞİE (8) gl çiz 
Er-Rahmân ve Er-Rahim olan Allah'ın adıyla (okumaya başlıyorum.) 
1. Yaratan Rabbinin adıyla oku! 
2. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. 
3. Oku! Rabbin kerem sahibidir. 
4. Oki kalemle (yazmayı) öğretendir. 
5. İnsana bilmediğini öğretti.1 
Allah'a hamd, Resülü'ne salât ve selam olsun. 


ismirabbike... Rabbinin ismiyle, Rabbinin adına... Bir hayat prensibini, 

hayat modelini öğretiyor yolun başında vahiy. Okuyacaksın! Fakat 
Rab adına. Diğer eylemlerin de Rab adına olmalı. Hayatın her alanını ku- 
şatır, çerçeveler zikrullah. Gözlerini sabah açtığın andan itibaren günlük 
rutin ve hayati fiillerin hepsinde Allah'ın zikri ve O'na dua vardır. 


1. 96/Alak, 1-5 





A 
e 


bak eae Me ede Ode 
A ARAR OR ARAR AR ARR ARR ARR ARI 
NAYANYANYINYAANYAAY AYNAYA ANAY AYARA ANY Nİ 





Uykundan uyanırsın: “Hamo, bizi öldürdükten sonra 
yeniden dirilten Allah içindir. Dönüş de O'nadır.” ? 


Elbise giyersin: “Jamad, bana bu elbiseyi giydiren 
ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet harcamaksızın 
beni onunla rızıklandıran Allah içindir.” 3 


Elbiseni çıkarırsın: “A//ah'ın adıyla.” * 


Evden çıkarsın: “A//ah'ın adıyla, Allah'a tevekkül 
ettim. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir.” 5 


Eve girersin: “A/lah'ın adıyla girdik, Allah'ın adıyla 
çıktık ve Rabbimize tevekkül ettik.” © 


Vücudunun bir yeri ağrır. Elini ağrı duyduğun yerin 
üzerine koyar ve üç defa “Allah'ın adıyla” der ve şöyle 
devam edersin: “Duyduğum ve korktuğum (acının) 
şerrinden Allah'a ve kudretine sığınırım.” 7 


Tüm bunları söyleterek, Rabbini «co her hâlde ve 
Resül'ün «say gösterdiği şekilde anmanı öğretir sana 
bu din. Peki, neden? İnsanın azılı düşmanı şeytan, 
her fiilinde ona yaklaştığı için. 


Ebu Hureyre «ra anlatıyor: 


"Bir gün bir müminin şeytanı ile bir kâfirin şeytanı 
karşılaşırlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve te- 
mizdir. Müminin şeytanı ise, zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. 
Kâfirin şeytanı, müminin şeytanına: 


— Bu ne hâl, diye sorar. Müminin şeytanı: 


— Ne yapayım, bir adama düştüm ki adam yiyeceği 
zaman besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman 
besmeleyi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman 
elbiseyi besmele ile giyer, çıplak kalırım. Temizlendiği 
zaman besmele ile temizlenir, ben de pis kalırım, der. 
Bunun üzerine kâfirin şeytanı da: 


— Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki bunlardan 
hiçbirisine besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde 
ve giymesinde ben kendisine ortak olurum, der.” 8 


Nuh (as) kendisine iman edenlerle beraber gemiye 
binince şöyle diyor: 


"Dedi ki: 'Binin ona. Onun yüzmesi de demir atıp 
durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, 
gerçekten (günahları bağışlayan, örten ve günahların 
kötü akıbetinden kulu koruyan) Gafür, (kullarına karşı 
merhametli olan) Rahim'dir.' "9 


Nasları olabildiğince uzatabiliriz. Sonuç itibarıyla 
bize öğretilen husus, insanın ancak Allah'ın yardımı 
ile bir fiilin üstesinden gelebileceğidir. Hususen bes- 
mele. Allah çco yüce Kitabı'nın en başına koymuştur. 
Kulun birçok fiilinde bunu söylemesini Resül'ü (san 
vasıtasıyla da tavsiye etmiştir. Kişi besmeleyi söy- 
lediği zaman tabii olarak “Ben Al/lah'tanım. Benim 
her işim de Allah'tandır. Herhangi bir şeyi yapmam 


Hususen besmele, Allah (cc) 
yüce Kitabı'nın en başına 
koymuştur. Kulun birçok fiilinde 
bunu söylemesini Resül'ü (sav) 
vasıtasıyla da tavsiye etmiştir. Kişi 
besmeleyi söylediği zaman tabii 
olarak "Ben Allah'tanım. 
Benim her işim de Allah'tandır. 
Herhangi bir şeyi yapmam O'nun 
izin vermesi ile mümkündür. Ben 
O'nun mülkündeyim." demektir. 


O'nun izin vermesi ile mümkündür. Ben O'nun mül- 
kündeyim.” demektir. 


Burada bir meseleye dokunmakta yarar var. Her 
Müslim'in zikre ihtiyacı vardır; fakat hususen İslami 
sahada mücadele eden bireylerin buna olan ihtiyacı 
daha fazladır. Sahada görüp, duyup ve nefislerimiz- 
den bilip de tecrübe ettiğimiz; İslami çalışmadan 





e zikre, Rabbini çco anmaya vakit bulunamaması veya 

ai bunun öne sürüldüğüdür. Bir bahaneymiş gibi. İnsan 

5. Ebu Davud, Tirmizi R N P badi a R 
bir fabrika olsaydı en çok mazeret üretirdi. Hâlbuki 

6. Ebu Davud 

7. Müslim 

8. Gazali, İhyâ, HI 9. 11/Hüd,41 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


ANYA NY YANYANA NY VİYANA AYAN NY NV ANN 
e 


ANYA NR A a NN AŞAŞAŞ 
SRİLANKA 


vakit Allah'ın elindedir. Dilediğine genişletir. Dilediği- 
ne daraltır. Dilediğine genişletir; bi dünya işinin ara- 
sında tilavetlerini, zikirlerini vb. ibadetlerini mutmain 
bir şekilde yerine getirir. Dilediğine daraltır; diğerinin 
yaptığının kırıntısını yaptığı hâlde yetiştiremiyordur. 
Azmederek, Allah'tan vakti kendisi için genişletmesi- 
ni niyaz edeceğine virgülü çok ve noktanın ne zaman 
geleceği merak edilen bir paragraf gibi bahaneler 
imal etmeye başlar. Son kullanma tarihi de yoktur 
bu imal edilenlerin... 


Kalbi olup kulak verenler için şu ayet ve hadislerde 
bir hatırlatma vardır. 


"(Bu nimetlerime karşılık yalnızca) beni anın ki ben 
de sizi anayım. Ve bana şükredin, nankörlük etmeyin.” 


"Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin.” 


"Gönülden yalvararak, korku ile ve yüksek olma- 
yan bir sesle, sabah ve akşam Rabbini zikret. Sakın 
gafillerden olma!” 


Nebi «saw şöyle buyurdu: “Rabbini zikredenle Rab- 
bini zikretmeyenlerin misali, ölü ile diri gibidir.” e 


"“Amellerinizin en hayırlısını; melikinizin katında 
geçerli olanını; derecelerinizi en fazla yükseltenini; 
sizin için altın ve gümüşü dağıtmaktan daha hayırlısınıl 
düşmanla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, 
onların da sizin boyunlarınızı vurmasından daha ha- 
yırlısını size bildireyim mi? Sahabiler 'Evet!' dediler. 
Resülullah 'Yüce Allah'ı zikretmektir.' buyurdu.” “ 


"Bir adam Resülullah'a, 'Ey Allah'ın Resülü! İslam'ın 
üzerimdeki emirleri fazlalaştı. Bana öyle bir şey bildir ki 
ona sımsıkı sarılayım.' dedi. Resülullah şöyle buyurdu: 
'Dilin daima Allah'ın zikriyle ıslak kalsın.'” 2 


“Allah'ı tesbih etmek, O'nunla ilişkili olmak demektir. 
Bu bağlantıyı kuran kimse, hiç kuşkusuz huzurlu ve 
razıdır. Bir rıza ve huzur ortamında yaşamaktadır. 
Rızanın kaynağı, tesbihat ve ibadettir. Ruhun derinlik- 
lerinden beslenip kalbin en sıcak köşelerinde gelişen 
hazır bir mükâfattır rıza. Dava adamının ise azık ve 
desteğe ihtiyacı vardır. Yolun zorluklarını göğüslemeyi 
sağlayan bir azığa... 


İbadet ve zikir, İslam yolunun vazgeçilmez birer 
10. Buhari 


11. Tirmizi, İbni Mace 
12. Tirmizi, İbni Mace 


22 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


öğesidir. Çünkü İslam'ın yolu, teoride kalan soyut bir 
metot değildir. Sözde kalan teokratik bir tartışma 
konusu da değildir. Aksine İslam, beşerin mevcut 
hâlini (beşeri vaka'yı) değiştirmeye yönelik pratik bir 
hareket metodudur. Beşeri vakanın ise insanların kişilik 
ve yönetim biçimlerini aynı ölçüde etkileyen etki ve 
kalıntıları vardır. Cahili bir hayat yıkıp Allah'ın çizdiği 
yolun doğrultusunda razı olacağı bir Rabbani hayat 
oluşturmak, kuşkusuz ki kolay değildir. Kesintisiz bir 
çalışma ve tükenmez sabır isteyen bir meseledir bu... 
Dava adamının gücü ise sınırlıdır. Rabbinden bir deste- 
ği bulunmadan bu meşakkatlere dayanması mümkün 
değildir. Çünkü mesele sadece ilim veya sadece bilgi 
meselesi değildir. Öyleyse bulunması gereken şey, 
Allaha ibadettir. Allah'tan medet beklemektir. Bu, bir 
yolazığıdır. dayanaktır. Uzun ve zorlu yolun desteğidir. 


'Rabbinin ismini sabah akşam zikret. Geceleyin O'na 
secde edip uzun bir gece boyunca da O'na tesbih et.'5 


Bu, bir yol azığı ve bu yolu izleyen saygın davet 
kervanının hazırlığıdır. Rabbinin ismini sabah akşam 
zikret. O'na geceleyin secde edip uzun bir süre tesbi- 
hini yap. Çünkü bu, Kur'ân-ı Kerim'i indiren kaynakla 
ilişki kurmaktır. Ve bu, davanın asıl sahibiyle ilişkili 
olmaktır. Çünkü kuvvetin kaynağı O'dur. Azık ve des- 
teği veren O'dur. Bu ilişkiyi kurmanın yolu; zikir, dua, 
ibadet ve tesbihtir. Uzun bir gece boyunca... Yol uzun 
ve yük ağırdır, öyleyse tükenmez bir azık ve büyük 
bir desteğin bulunması şarttır. Her şeyden önemlisi 
bir kulun halvet ve yalnızlık hâlinde, umut bağlayıp 
ünsiyet kurarak Rabbiyle buluşması lazımdır. Yor- 
gunluk ve bitkinliği huzura, yetmezlik ve çaresizliği 
de güçlülüğe dönüştüren bir buluşmadır bu... Ruhun 
bayağı duygu ve uğraşlardan silkindiği bir buluşmadır 
bu... Yoldaki dikenlerin verdiği rahatsızlığı önemsiz 
kılacak büyük bir görev ve muazzam bir emanettir 
bu... Çünkü görevin verdiği huzurun yanında dikenlerin 
varlığı gerçekten küçük ve önemsizdir.” 14 


Rabbim; zikrini kalbimizin azığı, gözümüzün nuru, 
nefsimizin sevinci, hayatımızın ruhu, ruhumuzun 
hayatı kılsın. Allahumme âmin. 


"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" duamız 
ile... 


13. 76/İnsan, 25-26 
14. Fi Zilal'de Davet Yolu, Zikir ve Tesbih, s. 22 


SİYER NOTLARI 





Harici fitnesine karşı ortaya çıkan 
irca akidesi, bir musibeti def etmek 
isterken daha büyük bir belayı 


KIBLENİN 


İslam ümmetinin başına sarmıştır. DEĞİŞME 
İmanı amelden ayırarak insanların i i 
hiçbir şey yapmadan da iman ehli HADISESİ 
olabileceği anlayışını insanlara Enes YELGÜN 


yerleştirmiştir. Günümüzde amelleri 
sorgulanan kişilerin "Benim 

kalbim temiz." diyerek kendilerini 
kurtarmaya çalışmaları, irca 
akidesinin toplumlar üzerindeki 
etkisine en ciddi örnektir. 


enesyelguntevhiddergisi.net 


| Ri alemlerin Rabbi olan Allah'a; salât ve selam O'nun Resülü'ne 
olsun. 


Hicretin 2. senesinde yaşanan önemli olaylardan birisi de kıblenin de- 
ğişmesi hadisesi idi. Bu emir ile beraber Medine'deki tüm fitne odakları 
bir anda harekete geçtiler ve kafa karıştırıcı propagandalara başladılar. 
Bunun üzerine Allah çco Bakara Suresi'nin 142-152. ayetlerinin indirdi. Geçen 
yazımızda 142. ayeti incelemiştik. Bu yazımızda da geri kalan ayetlerden 
bir kısmını incelemeye çalışacağız. 


"Siz insanlara şahit olasınız, Resül de size şahit olsun diye sizi vasat/Seçkin/ 
hayırlı bir ümmet kıldık. (Mescid-i Aksa'yı bırakıp Kâbe'yi yeni) kıble olarak 
tayin etmemizin tek nedeni Resül'e uyanlarla ökçesinin üzerine gerisin geriye 
dönecek olanları ayırt etmektir. O (kıble değişimi), Allah'ın hidayet ettikleri 
dışında kalanlar için (kabullenmesi/anlaşılması) ağır bir hadisedir. (Kıble 
ayeti inmeden eski kıbleye doğru namaz kılarak ölenleri merak ediyorsanız) 
Allah imanlarınızı (namazlarınızı) boşa çıkaracak değildir. Allah insanlara 
karşı (şefkatli olan) Raüf, (kullarına karşı merhametli olan) Rahim'dir.” 1 2 


1. 2/Bakara, 143 


2. Bakara Suresi'nde yer alan ayetlerle ilgili zikredeceğimiz değerlendirmeler, Halis Hoca'mızın bu ayetlere 
yaptığı tefsirlerden özetlenmiştir. 








Allah «co, lütfu ve kereminin bir sonucu olarak 
şahısları, toplumları, ümmetleri seçer ve bunlardan 
bazılarını diğerlerine üstün kılar. İslam ümmeti de 
Allah tarafından seçilmiştir. Bununla birlikte böyle bir 
faziletin omuzlarımıza yüklediği sorumluluklar vardır. 
Ayrıca Allah çeşitli imtihanlarla seçilmişliği hak edip 
etmediğimizi kontrol eder. Seçilmiş ümmete layık 
olmayanları, imtihanlar vesilesi ile temizler. 


Öyleyse Müslim, kendisine tanınan ayrıcalığın kıy- 
metini bilmeli ve onu nasıl muhafaza edeceğini, bu 
vesile ile üzerine yüklenen sorumlulukları iyi tahlil 
etmelidir. Bu ayet vasat olma sorumluluğunu yük- 
lemesi açısından önemlidir. Yani Müslim fert; hakkı 


Kıble emri ile beraber sefih tabakanın 
şüpheleri neticesinde Müslimlerin 
aklına "Önceki kıbleye yönelerek 
kıldığımız namazlar ne olacak?” 

sorusu takıldı. 

Allah (cc) onların gönüllerine "Allah 
imanlarınızı zayi edecek değildir." 
cevabı ile su serpti. Bir nevi "Siz 
bildikleriniz ile amel edin, anın 
vaciplerini yerine getirin, Allah geri 
kalandan sizi sorumlu tutmaz." demiş 
oldu. 


hak bilip hak ehlinin yanında olacak, batılı tanıyıp 
ondan ve ehlinden uzak duracak. Bu bilgiyi de tüm 
insanlığa haykırıp şahitlik vazifesini yerine getirecek. 
Bu vasat ümmet olmanın gereğidir. 


Yine şu ayetler de başka sorumluluk alanlarına 
işaret etmektedir: 


"Allah yolunda hakkıyla/Allah'ın şanına yakışır şekil- 
de cihad edin. O sizi seçti. Dinde size bir darlık/güçlük 
yüklemedi. Atanız İbrahim'in milletine (uyunuz!) O 
(Allah) sizleri bundan önce de bunda da Müslimler/ 
şirki terk ederek tevhidle Allah'a yönelen kullar diye 
isimlendirdi ki Resül size, siz de insanlara şahitlik 


24 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


edesiniz. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a 
tutunun. O, sizin Mevlanızdır. Ne güzel bir dost ve ne 
güzel bir yardımcı!” 3 


"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. 
İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah'a iman 
edersiniz. Şayet Ehi-i Kitap iman etmiş olsaydı onlar 
için daha hayırlı olurdu. Onlardan müminler olmakla 
birlikte çoğunluğu fasıklardır.” 4 


Sorumluluklarını tespit eden Müslim süreç içerisin- 
de Allah «co tarafından deneneceğini unutmamalıdır. 
Yahudiler gibi “Zaten seçilmiş ümmetiz!" diyerek yan 
gelip yatmaktan, her imtihanda kaybedenlerden 
olmaktan, kendisinin yerine fedakârlık yapanlarla 
avunmaktan ve sorumluluklarından bihaber bir şe- 
kilde yaşamaktan kaçınmalıdır. 


imtihanları Selametle Atlatmanın Yolu: Hidayet 
Ehli Olmak 


İnsan hayatı boyunca şer'i ve kaderi imtihanlarla 
karşılaşır. Her imtihan zordur ve insanı yıpratır; ancak 
bu durumu hafifletmenin bazı yolları vardır: 


"Sabır ve namazla (Allah'tan) yardım dileyin. Şüp- 
hesiz ki o (namaz ve sabırla yardım dilemek), huşu 
ehli dışındakilere büyük/ağır gelen bir yüktür.” 5 


Örneğin bu ayet, imtihanları aşmak için sabır ve 
namaz ilacını tavsiye etmektedir. 


Kıble ile ilgili ayet ise başka bir anahtarı bize ver- 
mektedir: Hidayet ehli olmak. Mümin Rabbinden bir 
hidayet üzere olursa kıble hadisesinde olduğu gibi 
çok ağır imtihanlar dahi onun ayaklarını kaydırmaz. 


Hidayet ehlinin ne imtihanlarla beli kırılır ne de 
nimetlerle şımarıp, nankör olur. O, hidayet üzere 
olması nedeniyle şükür ve sabır ehlidir. Dilinde sürekli 
şu dua vardır. 


"Ey E/-Hâdi olan Rabbim! Hayatımın hiçbir anında 
ve bilhassa imtihanlarda beni nefsimle baş başa bı- 
rakma! Hidayetin ile bana yol göster. Ayaklarımı dinin 
üzere sabit kıl.” 


Hidayet ehli olmak isteyen Müslim, dinini iyice 
öğrenir. Öğrendikleri ile amel eder. Amel ettiklerini 


3. 22/Hac,78 
4. 3/Âliİmran110 
5. 2/Bakara, 45 





insanlara anlatır ve tüm bunların neticesinde, gelecek 
olan imtihanlar için Rabbinden sabır ve sebat ister. 


İman ve Amel Bir Bütünlüğü 


Kıble emri ile beraber sefih tabakanın şüpheleri ne- 
ticesinde Müslimlerin aklına “Önceki kıbleye yönelerek 
kıldığımız namazlar ne olacak?” sorusu takıldı. Allah 
ce onların gönüllerine “A//ah imanlarınızı zayi edecek 
değildir.” cevabı ile su serpti. Bir nevi “Siz bildikleriniz 
ileamel edin, anın vaciplerini yerine getirin, Allah geri 
kalandan sizi sorumlu tutmaz.” demiş oldu. 


Bununla beraber bu cevap başka bir hakikate daha 
değinmektedir. Allah «co “A//lah namazlarınızı zayi 
edecek değildir.” demedi ve “namaz” yerine “iman” 
ifadesini kullandı. Aslında burada şaşırılacak bir du- 
rum yoktur; çünkü bidatçilerin şüphelerini bir kenara 
koyup Kitap ve sünneti inceleyen herkes imanın amel, 
amelin de iman olduğunu rahatlıkla anlayacaktır. 


Ebu Hureyre «a Allah Resülü'ne (saw “Allah'a en se- 
vimli amel hangisidir?” diye sorduğunda Allah Resülü, 
"Allah'a ve Resülü'ne imandır.” diye cevap vermiştir. 
Hatta İmam Buhari bu hadisi “manın, amelin ta ken- 
disi olduğu hakkındaki bab” kısmında zikretmiştir. 


Maalesef harici fitnesine karşı ortaya çıkan irca 
akidesi, bir musibeti def etmek isterken daha büyük 
bir belayı İslam ümmetinin başına sarmıştır. İmanı 
amelden ayırarak insanların hiçbir şey yapmadan 
da iman ehli olabileceği anlayışını insanlara yerleş- 
tirmiştir. Günümüzde amelleri sorgulanan kişilerin 
"Benim kalbim temiz." diyerek kendilerini kurtarma- 
ya çalışmaları, irca akidesinin toplumlar üzerindeki 
etkisine en ciddi örnektir. 


"Elbette, yüzünü semaya çevirip durduğunu bil- 
mekteyiz. (Çokça yaptığın duaların neticesi olarak) 
seni hoşnut olacağın kıbleye yönelteceğiz. Yüzünü 
Mescid-i Haram'a çevir. Ve siz de her nerede olursanız 
yüzünüzü Mescid-i Haram'a çevirin. Şüphesiz ki ken- 
dilerine Kitap verilenler, (kıble emrinin) Rablerinden 
gelen hak bir emir olduğunu bilmektedirler. Allah 
onların yaptıklarından gafil değildir.” © 


Allah Resülü kıble olarak Mescid-i Aksa'ya yö- 
neliyor; ancak kalbinde Kâbe'ye dönme arzusunu 


6. 2/Bakara, 144 


taşıyordu. Bu sebeple sürekli Rabbine müracaat 
ediyordu. 


Allah Resülü'nün kıble değişimini istemesinin se- 
beplerinden bazıları şunlar olabilir: 


* Kâbe, Allah Resülü'nün «aw atası İbrahim'in ças) 
inşa ettiği ve Allah'ın da «co evim dediği bir yerdi. 


» Müslimler Mescid-i Aksa'ya yöneldiği için Yahu- 
diler Peygamberimize olumsuz yönde söylemlerde 
bulunuyor, Yahudiliğin İslam'dan daha faziletli ol- 
duğunu ima ediyorlardı. Kıble değişimi ile İslam bir 
nevi bağımsızlığını ve Ehl-i Kitab'a muhalefetini ilan 
etmiş olacaktı. 


» Allah Resülü'nün daveti evrenseldi. Ancak birincil 
muhataplar Arap toplumları idi. Dolayısıyla Kâbe'ye 
yönelmek onların gönüllerini okşayacak ve hidayet- 
lerini kolaylaştıracaktı. 


* Medine'de yaşayan Müslimlerin en önemli he- 
deflerinden birisi Kâbe'yi şirkten ve müşriklerden 
temizlemekti. Kıblenin oraya yönelmesi bu duyguyu 
daha da kamçılayacaktı. 


Allah «co ayette Peygamberinin bu isteğini nasıl 
yönelttiğini, o zamanlardaki ruh hâlini vasfediyor. 
Peygamber'in «say vasfedilen durumu Müslimlere 
de bir hatırlatmadır. “Ey Müslim! Eğer bir isteğinin 
gerçekleşmesini istiyorsan gök, kıblen olsun. Duala- 
rında ısrarcı ol; ama acele etme!” 


Mümin, Rabbinden asla ümidini kesmemelidir. 
Duama icabet olunmuyor, diyerek duayı terk et- 
memelidir. Çünkü yöneldiği ilah dileklerini yerine 
getirmekten aciz değildir. El-Hâkim isminin bir gereği 
olarak kuluna en uygun zamanda en uygun şekilde 
icabet edecektir. 


Örnek ve Önder Olmanın Gerektirdikleri 


Allah çco bu ayette kıbleye yönelme emrini ilk önce 
Peygamber'ine sonra Müslimlere yöneltiyor. Rab- 
bimizin hitap sıralaması, bizlere, emir ve yasakların 
toplumda uygulanabilmesi için ilk önce önderlerin, 
emredicilerin o ameli gerçekleştirmeleri gerektiğini 
öğretmektedir. Baba, hoca, emir, patron vb. kişi- 
ler sorumluluğu altındakilerde bazı değişikliklerin 
gerçekleşmesini arzu ediyorsa bu ilkeyi hayata ge- 
çirmelidir. Zaten kişi herhangi bir şey anlatmadan 
sadece amelleri ile insanları eğitebilir. Çünkü insan 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


2) 





Şeriatın emirleri, ilk önce onu 
uygulayıcıların evine uğrar, sonra da 
topluma yayılır. Beşeri kanunların 
ise kendilerini yapanlara asla bir 
etkisi olmaz. Onlar dokunulmazlık 
zırhı altındalardır. Toplumun en alt 
tabakaları, kanunların ağırlığını tüm 
zerrelerine kadar hissederlerken 
yöneticiler sanki bu kurallardan muaf 
gibidir. Sadece yöneticiler değil, 
onlardan yavaş yavaş kademe olarak 
aşağı indiğimizde de etkisi azalmakla 
beraber muafiyetin devam ettiğine 
şahitlik ederiz. 


duyduklarından daha çok gördükleri ile hayatını şe- 
killendirmektedir. Sorumlular fiillerine bir de nasihati 
eklerlerse elbette çok daha güzel olur. 


Allah'ın «co kıbleye yönelme emrini ilk önce Pey- 
gamber'ine sonra da müminlere emretmesindeki 
başka bir incelik de şeriat ile beşeri kanunlar ara- 
sındaki farkın ortaya çıkmasıdır. 


Şeriatın emirleri, ilk önce onu uygulayıcıların evine 
uğrar, sonra da topluma yayılır. Beşeri kanunların 
ise kendilerini yapanlara asla bir etkisi olmaz. On- 
lar dokunulmazlık zırhı altındalardır. Toplumun en 
alt tabakaları, kanunların ağırlığını tüm zerrelerine 
kadar hissederlerken yöneticiler sanki bu kurallar- 
dan muaf gibidir. Sadece yöneticiler değil, onlardan 
yavaş yavaş kademe olarak aşağı indiğimizde de 
etkisi azalmakla beraber muafiyetin devam ettiğine 
şahitlik ederiz. 


Peki, kim kendi koyduğu kanunlara bağlı olmak 
zorunda değildir? Elbette ki âlemlerin Rabbi olan 


26 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


Allah! İşte o yüzden beşeri kanun koyucular doku- 
nulmazlık zırhı ile kendilerini ilah yerine koyduklarını 
ilan etmiş olurlar. 


Şeriat ise beşeri kanunlardaki bu eksiklikten mü- 
nezzehtir. Mekke'nin en önemli kabilelerinden olan 
Mahzunoğullarında bir kadın hırsızlığı âdet edinmişti; 
yani ihtiyacı yoktu, ama çalmadan yapamıyordu. 
Hırsızlığı sonucunda elinin kesilmesine karar verildi. 
Mahzunoğulları kadının şerefli bir aileye mensup ol- 
ması nedeniyle bunu bir ayıp olarak kabul ettiler ve 
Usame bin Zeyd'den cezanın kaldırılması için Allah 
Resülü'ne ricada bulunmasını istediler. Peygamber 
«av bu talebi duyunca çok öfkelendi ve bütün yö- 
neticilerin kulağına küpe olacak şu sözleri söyledi: 


"Vallahi kızım Fatıma hırsızlık yapmış olsa onun da 
elini keserdim.” 


Allah Resülü bir gün elindeki çubuk ile Müslimlerin 
saflarını düzenliyordu. Bir sahabenin sırtına çubuk ile 
dokununca sahabi “Ey A//lah'ın Resülü! Canım acıdı.” 
dedi. Peygamber «saw hemen elbisesini sıyırdı, çu- 
buğu adama verdi ve “Kısasını al!” dedi. Canlarımız 
ona feda olsun! 


İşte bu yüzden şeriat sadece adalet, beşeri kanun- 
lar ise sadece zulüm doğurur. 


Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a ham- 
detmektir. 





7. Buhari, 12; Müslim, 9 


“Sadık davetçilerin yolu; yeryüzü hâkimiyeti yoludur, eşsiz bir yoldur, bir benzeri yoktur. Bu 
yolda peygamberler ve onlara tabi olanlar yürüdüler. 


'Sizden önceki toplumların başına gelenler, sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi 
mi sandınız? Onların başına çeşitli yoksulluklar ve musibetler geldi. Öylesine sarsıldılar ki 
(sonunda) Resül ve onunla beraber olan müminler: “Allah'ın yardımı ne zaman?” dediler. 
Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah'ın yardımı yakındır. ' 


Sallabi şunları söylemektedir: 'İmtihana tabi tutulmak yeryüzü hâkimiyeti ile sıkı bir sekilde 
bağlıdır. Sünnetullah; bir ümmetin çeşitli merhalelerden geçerek, içindeki cevherin, hadise- 
lerin yumağında yoğrulması sonucunda kötünün iyiden ayrılmasıyla yeryüzü hâkimiyetinin 
gerçekleşeceği şeklindedir. Bu, İslam ümmetinin de tabi olduğu yoldur. Allah bununla, mü- 
minleri imtihana tabi tutmak, onları denemek, imanlarını saflaştırmak istemektedir ki ardından 
sağlam bir sekilde yeryüzü hâkimiyeti gelsin. Bu hususta bir adamın sorması üzerine İmam 
Safii'den bir açıklama gelmiştir: Adam, İmam Safii'ye 'Yeryüzüne sağlam bir şekilde hâkim 
olmak mı daha faziletlidir, yoksa imtihana tutulmak mı?” diye sorunca İmam, 'İmtihana tabi 
tutulmadıkça hâkimiyet gelmez. Çünkü Allah Nuh'u, İbrahim'i Musa'yı, İsa'yı ve Muhammed'i 
imtihan etti.' dedi. Sabrettiklerinde Allah onları yeryüzüne sağlam bir şekilde yerleştirdi. Hiç 
kimse bu acıdan kurtulacağını zannetmesin.' ? 


O hâlde imtihan edilme şeklindeki sünnetullah, yeryüzü hakimiyetine giden yolun gerek- 
lerindedir. 


'Andolsun ki sizden mücahid olanları ve sabredenleri açığa çıkarıncaya dek, sizi imtihan 
edeceğiz. Ve haberlerinizi de sınayacak (kimin cihad edip sabrettiğini kimin de sabredemeyip 
kaçtığına dair haberlerinizi açığa çıkaracağız).' 3 


Bunu gerçekleştirmek için sabır, sebat ve Allah'a sımsıkı sarılmaktan başka bir tercih hakkı 
yoktur: 


'Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir topluluğa karşı bize yardım 
et'4”5 


1. 2/Bakara,214 
3. 47/Muhammed, 31 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 





2/ 


Sİ OKUMA parcası eki 


5 


Kur'ân-ı Kerim'de namaz ve oruç 

hakkında seksen iki ayet vardır. 

Fakat yönetim, siyaset, iktisat, 

hadler (cezalar) ve cihadla ilgili olan 

ayetler namaz ve oruçtan söz eden 
MEN AZZE BEZZE! ayetlerden çok daha fazladır. Bu 
durumda Kur'ân-ı Kerim'in sadece 
bazı ayetleri üzerinde titizlikle 
durulup diğerlerinin görmezden 
gelinmesi, günümüzde olduğu gibi 
gerçek anlamda zilletin ve grup grup, 
hizip hizip parçalanmanın sebebi 
olmuştur. 


Kerem ÇAĞLAR 
keremcaglar©tevhiddergisi.net 


Aşağılanmış olarak bana âb-ı hayat kâsesini uzatma 


Bilakis, Aziz olarak zehir kadehini takdim et bana 


M ümin kimse, rüzgarın veya dalgaların önünde sürüklenmek veya ne 
idüğü belirsiz kof ideolojilerin ve yoz kültürün ardına takılıp zillete 
mahküm olmak için yaratılmamıştır. İnsanlığa ve medeniyete nizam ver- 
mek için vardır bu dünyada muvahhid. Rabbani esaslara dayandığı için 
insanlığa yol gösterip onlara güç ve aydınlık vermeye muktedir olan da 
mümindir ancak. Çünkü muvahhid mümin, önderi Resülullah çsay olan bü- 
yük bir davanın adamı ve onun mirası olan ilmin vârisi ve talibidir. Mümin, 
dünyadaki gidişattan ve değişimlerden bağımsız, kendi hâlinde bir hayat 
yaşayamaz. Bu anlamda büyük bir sorumluluğu bulunmaktadır. Başta 
Batılı batıl ideolojiler ve yoz kültürü olmak üzere başkalarına özenmek 
ve başkalarının izini takip etmek “İslam ümmeti” olarak vasıflandırılan bir 
topluma asla yaraşmaz. Bilakis müminin görevi; insanlara ve toplumlara 
yön vermek, rehberlik ederek tevhid ve sünnet nizamına davet etmek, 
irşad edip iyiliği emretmek ve kötülükten de sakındırmaktır. 


1. Meşhur bir Arap atasözüdür. Bunun anlamı kim galip gelirse mağlup ettiği topluluğun malını, mülkünü, 
eşyalarını onlardan alır. Hatta süreç içerisinde mağlup tarafın dinini, kültürünü ve geleneklerini dahi 
onlardan söküp alarak yerine kendilerine ait olanı ikame etmeye çalışır. Çünkü "Bezz", zorla almak, 
gasp etmek ve soymak anlamındadır. 








Zaman zaman devir ve toplum olabildiğince kötü- 
leşir, insanlar isyan duygularıyla kabararak tevhidden 
ve ahlaktan saparsa muvahhidin görevi, “Zaman 
değişti, zamanın ruhuna uygun davranmak gere- 
kir!” diyerek zamana teslim olmak, yani zamana 
uymak değildir. Bu durum karşısında müminin görevi, 
Allah'ın hükmü hâkim oluncaya kadar şirk ve şer 
odaklarıyla yılmadan mücadele etmektir. Tevhid ve 
sünnet ehli bir mümin, yağmur sağanağı gibi üzerine 
üzerine gelecek zorluklar karşısında yılmaz. 


Tevhid dini İslam, bireysel ve toplumsal ibadetle- 
riyle beraber, aynı zamanda siyasettir (demokratik 
sistemlerde olduğu gibi çirkin politika değil), yöne- 
timdir, hukuk sistemidir, cihaddır, teröriste-eşkiya- 
ya-katillere-zinakârlara ve diğer mücrimlere hadleri/ 
cezaları uygulamadır. Tevhid ve sünnet nizamı terk 
edildiğinde “/slam ümmeti” olarak nitelendirilen de- 
vasa kitlenin, hiç de olması gerektiği gibi veya görün- 
düğü gibi olmadığı net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 


Kur'ân-ı Kerim'de namaz ve oruç hakkında sek- 
sen iki ayet vardır. Fakat yönetim, siyaset, iktisat, 
hadler (cezalar) ve cihadla ilgili olan ayetler namaz 
ve oruçtan söz eden ayetlerden çok daha fazladır. 
Bu durumda Kur'ân-ı Kerim'in sadece bazı ayetleri 
üzerinde titizlikle durulup diğerlerinin görmezden 
gelinmesi, günümüzde olduğu gibi gerçek anlam- 
da zilletin ve grup grup, hizip hizip parçalanmanın 
sebebi olmuştur. 


Allah'ın «co hadlerinin tatbik edilmesi tevhid ve 
sünnet nizamını kaim kılar ve ümmeti helakten ve 
zevalden muhafaza eder. Şer'i ahkâmın uygulan- 
maması demek, İslam ümmeti olma iddiasındaki bir 
milyar altı yüz milyonu aşkın insana düşmanlarının 
musallat edilmesi demektir ki bu da zamanla onların 
zayıflamasına, parçalanmasına ve sel süprüntüsü 
gibi bir değersizliğe derekelenmelerine sebebiyet 
vermiştir. 


Abdullah b. Ömer «w şöyle anlatıyor: 


"Resülullah yanımıza gelip söyle buyurdu: 'Ey Mu- 
hacirler topluluğu, beş şey vardır ki, onlarla imtihan 
olunacağınız zaman (böyle şeylerle sınanmanızdan) 
Allah'a sığınırım. Bu beş şey şunlardır: 


— Bir toplumda hayâsızlık ve fuhuş açıkça görülürse 
o toplumda daha önce görülmemiş hastalıklar görülür 
ve yaygınlaşır. 


teuhid 


— Herhangi bir toplum(un zenginleri) zekâtları- 
nı vermezse onlara gökten yağmurun yağması en- 
gellenir. Eğer hayvanlar olmazsa onlara hiç yağmur 
yağdırılmaz. 


— Bir toplum ölçü ve tartısını eksik yaparsa mutlaka 
onlara kıtlık isabet eder. 


— Bir toplumun yöneticisi onları Allah'ın Kitab'ı ile 
sevk ve idare etmezse Allah onları birbirlerine dehşetli 
bir şekilde düşürür. 


— Herhangi bir toplum Rablerine vermiş oldukları 
ahdi bozarlarsa Allah onlara düşmanlarını musallat 
kılar ve ellerinde kalan şeyi de düşmanları alır.” ? 


Muvahhidin görevi, "Zaman değişti, 
zamanın ruhuna uygun davranmak 
gerekir!" diyerek zamana teslim 
olmak, yani zamana uymak değildir. 
Bu durum karşısında müminin görevi, 
Allah'ın hükmü hâkim oluncaya kadar 
şirk ve şer odaklarıyla yılmadan 
mücadele etmektir. 

Tevhid ve sünnet ehli bir mümin, 
yağmur sağanağı gibi üzerine üzerine 
gelecek zorluklar karşısında yılmaz. 


Bugün ülkemiz dâhil İslam coğrafyası olarak ta- 
nımlanan hemen hemen tüm ülkelerde fuhuş ve 
türlü sapkınlıklardan kaynaklı envaiçeşit hastalıkların 
ortaya çıkıp günbegün yaygınlaşmasını ve “ümmet” 
olarak isimlendirilen bir milyar altı yüz milyonluk 
kitlenin yaşadığı ihtilaf, parçalanmışlık ve zilleti, bu 
nebevi haberden bağımsız düşünmek mümkün de- 
ğildir. 


2. İbni Mace, Fiten, 22 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


22 


Örneğin, Bosna'ya baktığımızda kendini İslam'a 
nispet eden bir toplumun yeni neslinin, haçlıların 
da fitlemeleri, teşvikleri ve dayatmalarıyla itikaden 
ve ahlaken nasıl da ifsad edilip cehennem yakıtı ol- 
maya aday bir güruha dönüşebildiklerini müşahade 
ediyoruz. 


Haçlıların en çirkin yüzünü ortaya koyan bir savaş 
yaşandı Bosna'da. 1992'nin Nisan ayında başlayıp 
1995'in Eylül ayına kadar süren Bosna Savaşı, tarihin 
en karanlık ve kanlı savaşlarından biridir. Üç yıldan 
fazla süren bu savaş büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. 
Savaş esnasında hem yerel hem de uluslararası bazı 
kuruluşların verilerine göre Bosna'da üç yüz on iki 


Haçlıların en çirkin yüzünü ortaya 
koyan bir savaş yaşandı Bosna'da. 
1992'nin Nisan ayında başlayıp 
1995'in Eylül ayına kadar süren Bosna 
Savaşı, tarihin en karanlık ve kanlı 
savaşlarından biridir. 

Üç yıldan fazla süren bu savaş 
büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. 
Savaş esnasında hem yerel hem de 
uluslararası bazı kuruluşların verilerine 
göre Bosna'da üç yüz on iki bin kişi 
hayatını kaybetmiştir. 


bin kişi hayatını kaybetmiştir. Ölenlerin büyük bir 
çoğunluğu Boşnak'tır. Ayrıca iki milyonu aşkın insan, 
son yıllarda Suriyelilerin yaşadığı trajediye benzer bir 
şekilde Bosna Hersek'ten, topraklarından, evlerinden 
zorla vazgeçirilip göç etmek zorunda bırakılmışlardır. 


Savaş yıllarında, kendilerini İslam'a nispet eden 
ve "İslam ümmeti"ne yardım çağrısında bulunan 
Boşnaklara destek olup onlarla aynı safta savaşmak 
için İslam coğrafyasının birçok beldesinden binlerce 
genç, cihad aşkıyla âdeta Bosna'ya aktı. Ehl-i Sünnet 
gençler savaşmak için giderlerken, Safevi artığı Rafızi 
İran da sürüyle ajan gönderdi Bosna'ya. 


30 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


Yıllarca süren savaşta üstün faydalar gösteren 
bu Ehl-i Sünnet genç savaşçılar savaşın bitmesiyle 
beraber "istenmeyen adamlar" ilan edildiler. Çünkü 
haçlı ve siyonist kurtların işbirliği yaparak hazırlayıp 
dayattığı sözde barış antlaşmasında öngördükleri 
yeni Bosna'da “Müslüman kisveli” birilerine yer yoktu. 
(İranlı ajanlar Bâtıni inançları gereği her türlü kisveye 
bürünmekte mahir olduğundan kendileri açısından 
herhangi bir problem yaşanmadı.) Nitekim Kasım 
1995'te imzalanan Dayton Antlaşmasındaki bir mad- 
de, Bosna'da savaşa katılmış olan ve hâlen Bosna 
topraklarında bulunan tüm Ehl-i Sünnet yabancı 
savaşçıların ülkeden derhal çıkarılmalarını öngörü- 
yordu. İranlılarla çok yakın ilişkileri 1980'li yılların 
başlarına dek uzanan ve “Bilge Kral” namıyla ünlenen 
Aliya İzzetbegoviç'in barış antlaşmasını kastederek 
"Çok kötü bir metin olduğunu biliyorum ama savaş- 
maktan (ölmekten) daha iyidir.” dediği bu antlaşma 
maddesiyle Boşnakların canını, ırzını ve malını koru- 
makla beraber aziz İslam ile yeniden izzetlenmeleri 
için savaşıp yüzlerce kurban vermiş olan ve bir gün 
öncesinde baş tacı edilen onca insan, antlaşmanın 
imzalanması sonrası ertesi günden itibaren “Bosna 
ve Bosnalılar için birer fitne ve tehlike unsuru” olarak 
ilan edilip ülkeden kovuldular. 


Bosna ve Bosnalılar için daha büyük trajedilerden 
biriside o günden sonra başladı. Yukarıdaki hadis-i 
şerifte beyan edildiği üzere “Herhangi bir toplum 
Rablerine vermiş oldukları ahdi bozarlarsa Allah onlara 
düşmanlarını musallat kılar ve ellerinde kalan şeyi de 
düşmanları alır.” 


Konumuza örnek olarak verdiğimiz Bosna'da ya- 
şanan durum, tam olarak budur. Geçtiğimiz Eylül 
ayında (Eylül 2019) Bosna tarihinde ilk kez Lut'un «4s 
kavmi ortaya çıkıp Bosna'nın mirasına ve Bosnalıların 
tarihsel kimliğine büyük darbeler indirdi. Neden 
daha önce değil de şimdi çıktılar ortaya? Cevabı 
çok basit. Çünkü İslam düşmanları hiçbir zaman 
boş durmadı. 1992'nin Nisan ayından 1995 Eylül'ü- 
ne kadar öldüre öldüre katliamlarla bitiremedikleri 
Boşnak-Müslüman kimliğini itikadi, fikri ve ahlaki 
sapkınlıklar ve yozlaşmalarla bitirebilmek için yirmi 
beş yıl durmadan çalıştılar. 


"Anayasa" diyerek Bosnalıların üzerine öyle bir deli 
gömleği geçirdiler ki nefes alamaz hâle getirdiler 
onları. Yaklaşık dört milyonluk bir ülke olan Bosna 





Hersek Federasyonu'nda üç adet Cumhurbaşkanlı- 
ğı, yarım düzine Başbakanlık, altı yüz civarında da 
milletvekilliği makamı icat ettiler. Her üç yüz otuz 
kişiye bir yargıç ve bir savcı düşmektedir. Hepimizin 
aşina olduğu “Her türlü dini, fikri, siyasal görüş ve 
yaşam tarzına mutlak hoşgörü” mavalıyla her türlü 
şirk ve ahlaksızlık onlar arasında da makul ve makbul 
görülebilir bir hâle geldi. 


"Kültür ve Sanat" diyerek gençler arasında her nevi 
fuhşiyat ve sapkınlığı yerleştirip yaygınlaştırdılar. 
"Avrupa standartlarında modern eğitim” diyerek 
dinsizlik, ateizm ve deizmle savaş sonrası genç ku- 
şağın kalplerini ve zihinlerini de işgale koyuldular. 
Türlü türlü teşvik, yönlendirme ve dayatmalardan 
sonra haçlı atalarının ruhunu şâd (!) edercesine kendi 
hesaplarına lanetli bir zafer ilan ettiler. 


Bosna'daki ilk Sodomi yürüyüş tarihinin sıcak sa- 
vaşın bitirildiği Eylül ayı olarak belirlenmesi de ayrıca 
dikkat çekicidir. Özellikle Eylül ayının seçilmiş olma- 
sıyla şöyle bir mesaj da verilmek istenmiş olabilir: 
“Sizi 1995 Eylül'üne kadar öldüre öldüre bitiremedik 
ama (velev ki kitaplarda kalmış olsa da) itikadınızı 
buralardan ve bize karşı savaşmış bir kuşaktan sonraki 
neslin ruhlarını da asaletinden işte böyle söküp atarız.” 
Bu “zafer"i kutlamak için olsa gerek Haçlı (Avrupa) 
Birliği diplomatları ve Amerika Birleşik Devletleri'nin 
eşcinsel/sodomi Saraybosna Büyükelçisi de melun 
kavmi desteklemek için Eylül yürüyüşüne katıldı. 


Bosna'da da Safevi/Rafızi Musibeti 


1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı SI- 
rasında Rafızilerin başkenti Tahran'ın fırsattan istifade 
Avrupa'da geniş çaplı bir “üs” kurduğunu biliyoruz. 
Bosna'nın ilk cumhurbaşkanı Aliya İzztbegoviç ile 
İran arasında iyi bağlar olduğu da sır değil. 1992- 
1996 döneminde Bosna'nın cumhurbaşkanı olarak 
görev yapan Aliya İzzetbegoviç 1980'li yıllardan 
cumhurbaşkanlığı görevini bıraktığı tarihe kadar 
Şii/Farsi İran devletinden destek görmüştür. İran Şia 
Cumhuriyeti, istihbaratın ve özellikle de paramiliter 
Devrim Muhafızları (Pasdaran) gruplarının eliyle 
Bosna ordusu içindeki bazı birimlerin aldığı eğitimde 
söz sahibi oldu. İranlılar tarafından eğitilen özel ope- 
rasyon birliği vakasından da anlaşılabileceği üzere 
İranlı istihbarat ve güvenlik ajanları Bosna'daki savaş 


teuhid 


sonrası dönemde yaşanan iç siyasal çekişmelerde 
gayet açık bir iz bırakmıştır. 


İran 1992-1995 yılları arasındaki savaştan sonra da 
Bosna'da kalmaya devam etmiştir. Tahran yönetimi 
sürekli olarak bölgedeki yatırımlarına devam etti 
ve yerel siyasi isimlerle son derece sıkı olan bağ- 
larını muhafaza etti. Hatta İranlılar bölgedeki etki 
ve varlıklarını korumak amacıyla savaş döneminde 
oluşturdukları ağları zaman içinde şartlara uyum sağ- 
layacak şekilde değiştirerek genişletti. Bosnalıların 
neredeyse tamamının “Sünni” olduğu varsayımı, Şii 
İran için kesinlikle bir problem değildir. Rafıziler için 


Bosnalıların neredeyse tamamının 
"Sünni" olduğu varsayımı, Şii İran 
için kesinlikle bir problem değildir. 
Rafıziler için asıl önemli olan karşıdaki 
muhatabın kendisini Sünni veya 
Selefi olarak tanımlaması değil, kendi 
amacı için ne ölçüde kullanılabilir 
olup olmadığıdır. Tahran yönetimi, 
Orta ve Batı Avrupa'ya açılan stratejik 
bir üs olarak Bosna'yı kullanmaya 
devam edeceğinin açık sinyallerini 
vermektedir. 


asıl önemli olan karşıdaki muhatabın kendisini Sünni 
veya Selefi olarak tanımlaması değil, kendi amacı 
için ne ölçüde kullanılabilir olup olmadığıdır. Tahran 
yönetimi, Orta ve Batı Avrupa'ya açılan stratejik bir 
üs olarak Bosna'yı kullanmaya devam edeceğinin 
açık sinyallerini vermektedir. 


Safevi/Rafızi İran devleti için ileri uçta bir üs ol- 
masının yanı sıra net olmayan anayasa, etnik ve dini 
karmaşa, güvenlik zaafiyetleri, zayıf devlet kurumları, 
daima canlı tutulmaya çalışılan Osmanlı sevimsizliği 
(hatta düşmanlığı) ve rüşvetin yaygın oluşu; sadece 
Bosna'yı değil, tüm Balkanları tam olarak İran'ın iş 
görme yöntemlerine uygun bir bölge hâline getir- 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


>i 


Bugün İslam coğrafyasının hemen 
hemen her beldesinde kâh 
doğrudan sıcak çatışmalarla kâh 
emperyalizmin kucağına oturmuş 
tevhid düşmanı yerli tağutlar ve 
örgütler eliyle kâh küresel küfrün 
yerli işbirlikçisi demokratik sistemler 
eliyle "Soft Power/Yumuşak Güç" 
modunda yürütülen ifsad ve imha 
politikalarıyla "tevhid ve sünnet" 
ümmeti olması gereken ümmet 
maalesef "zillet ve ahzab" ümmeti 
derekesine düşürüldü. 


mektedir. İran'ın yerel elçilik personelinin yanı sıra 
sayıları her geçen gün artan Lübnan merkezli Hizbu- 
Esed ajanları bu ortamı kullanarak İran'ın bölgedeki 
etkisini artıracak operasyonları icra etmektedir. Haç- 
lılardan sonra Bosnalıların başına gelmesi muhtemel 
en büyük musibet Rafızi İran kaynaklı bölünmeler ve 
çatışmalar olacaktır. Bunu delili Suriye, Irak, Yemen 
ve kısmen de olsa Pakistan ve Afganistan'daki Rafızi 
İran izleridir. 


İslam Bir Vadide, "Ümmet" Başka Bir Vadide 


Bosna üzerinden bir misal verdik; fakat bu, ben- 
zer şartların oluşması hâlinde her devirde ve her 
toplumda yaşanması mukadder olan Rabbani bir 
yasadır. Allah'a verilen ahdin bozulması neticesinde 
aynı veya benzer akıbetle karşılaşan sözde Müslim 
halkların hangilerinden bahsedelim? 


Bugün İslam coğrafyasının hemen hemen her 
beldesinde kâh doğrudan sıcak çatışmalarla kâh 
emperyalizmin kucağına oturmuş tevhid düşmanı 


532 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


yerli tağutlar ve örgütler eliyle kâh küresel küfrün 
yerli işbirlikçisi demokratik sistemler eliyle “Soft 
Power/Yumuşak Güç” modunda yürütülen ifsad ve 
imha politikalarıyla “tevhid ve sünnet” ümmeti olması 
gereken ümmet maalesef “zillet ve ahzab” ümmeti 
derekesine düşürüldü. 


Allah çco düşmanlarımızı bize musallat kıldı ve 
onlar da elimizde olan ne varsa alıp götürdüler, gö- 
türmeye de devam etmekteler. Birkaç istisna hariç, 
genel olarak zillet ve meskenet içinde yaşadığımızı 
hiç kimse inkâr edemez. Buna mukabil bir milyar altı 
yüz milyon insan boş ve yararsız şeylerle meşgul 
edilmektedir. Henüz ölmemiş kalpleri eleme gark 
eden bu manzarayı unutturmak ve esasen ümmetin 
sahip olduğu müthiş potansiyeli berhava etmek için 
bizlere pembe tablolar takdim edilmekte yahut suni 
meseleler üretilmektedir. 


Dünyadaki “Müslüman” sayısının bir milyar altı 
yüz milyon olduğu, buna karşılık iki milyar yüz yet- 
miş milyon Hristiyanın yaşadığı ifade edilmektedir. 
Özellikle batılı araştırma şirketlerince yapılan, ge- 
leceğe dönük nüfus tahmin modellemelerine göre 
bu sayılar 2050'ye gelindiğinde kendilerini İslam'a 
nispet edenlerin sayısının iki milyar yedi yüz altmış 
milyon, Hristiyanların nüfusunun ise iki milyar dokuz 
yüz yirmi milyon olacağı öngörülmektedir. Böyle 
bir modellemenin sebebi de şudur: basit ifade ile 
"“Müslüman'"ların daha çok çocuk sahibi olmaları. 
Müslüman kadınların sahip oldukları çocuk ortalaması 
yaklaşık binde üç. Dünya kadınlarının geri kalanının 
doğum ortalaması ise yaklaşık olarak binde ikinin 
biraz üzerinde. 


"Müslümanlar" büyük dini grupların tamamının 
içerisinde en genç nüfusa sahip olan gruptur. 2010 
yılı araştırmalarına göre yaş ortalaması yirmi üç. Bu, 
Müslüman olmayanlardan ortalamada yedi yaş genç 
oldukları anlamına geliyor. 


ABD merkezli PEW araştırma şirketinin dünya 
dinlerinin geleceği adlı yeni çalışmasında, mevcut 
eğilimin devam etmesi hâlinde 2070 yılında İslam 
dinine mensup olduğunu iddia edenlerin sayısının 
Hristiyanların toplam sayısını geçeceğini ve dün- 
yanın en yaygın dini olacağı belirtilmektedir. 2015 
yılı tahminlerine göre ABD'de üç milyon üç yüz bin 
“Müslüman” var ki bu da genel nüfusun yüzde biri- 





teuhid 


İslam ümmeti ne zaman ki Aziz ve Celil olan Allah'a hakkıyla kullukta bulunduysa 
Allah da onları yeryüzünün efendileri kıldı. Bugün başta Arap yarımadası 
olmak üzere İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde, tevhid dininden farklı din 
mensuplarına kullukta bulunan tağutlar varken İslam ümmetinin izzetinden 
söz edilemez. Özellikle Arap yarımadası, Resülullah'ın (sav) hadis-i şerifinde 
buyrulduğu üzere tevhid ve sünnet nizamına düşmanlık eden aşağılık rejimlerden 
ve diğer din mensuplarına kölelik yapan tağutlardan arındırılmadıkça bu bölük 
pörçüklük ve zillet bitmeyecektir. Zira İslam bir üstünlük akidesidir. 


ne tekabül ediyor. 2011 tarihli bir araştırmaya göre 
"Müslüman"ların yüzde altmış üçü göçmen. 2050 
tahminlerine göre ABD'deki Müslüman nüfus, yüzde 
ikiyi geçerek en kalabalık ikinci dini grup ünvanını 
Yahudilerden alacak. 


PEW araştırma merkezinin İslam coğrafyasından 
otuz dokuz ülkede gerçekleştirdiği,  Müslüman”ların; 
Kur'ân ve Peygamberin uygulamalarına göre şekil- 
lenen bir hukuk sistemi (kısaca Allah'ın şeriatını) 
isteyip istemedikleri yönünde bilgi edinme amaçlı 
yapılan araştırma, aslında tevhid ehli müminlerin 
aşina olduğu bir hakikati ortaya koymakta ve daha 
görünür kılmaktadır. Buna göre Orta Doğu ve Asya 
ülkelerinin bazılarında tevhid ve sünnet nizamını 
(şeriatı) isteyenlerin oranı Müslüman olduğunu ileri 
süren kalabalık kitlelerin sayısıyla ters orantılıdır. 
Örneğin Türkiye'de bu oran 9612, Kazakistan'da 410 
ve Azerbaycan'da X8'dir. İstisnalar da var. Afga- 
nistan halkının 9699'u ve Pakistan halkının 284'ü 
şer'i hukukun uygulanmasını desteklediklerini beyan 
etmektedir. 


“Müslüman” halkların, mensup olduklarını iddia 
ettikleri dinin kurallarına karşı mesafeli duruşu, söz 
konusu ülkelerde süregelen ideolojik din(sizlik) eği- 
timinin bir sonucudur şüphesiz. 2011 tarihli başka bir 
araştırmanın verilerine göre ise ABD “Müslüman"”- 
larının 39'u eşcinselliği desteklerken “45'i bunun 
önünün devletler tarafından bir şekilde kesilmesi 
gerektiğini düşünüyor. 


İslam ümmeti ne zaman ki Aziz ve Celil olan Al- 
lah'a hakkıyla kullukta bulunduysa Allah da onla- 
rı yeryüzünün efendileri kıldı. Bugün başta Arap 
yarımadası olmak üzere İslam coğrafyasının diğer 


bölgelerinde, tevhid dininden farklı din mensuplarına 
kullukta bulunan tağutlar varken İslam ümmetinin 
izzetinden söz edilemez. Özellikle Arap yarımadası, 
Resülullah'ın «aw hadis-i şerifinde buyrulduğu üzere 
tevhid ve sünnet nizâmına düşmanlık eden aşağılık 
rejimlerden ve diğer din mensuplarına kölelik yapan 
tağutlardan arındırılmadıkça bu bölük pörçüklük ve 
zillet bitmeyecektir. Zira İslam bir üstünlük akidesidir. 
Ömer'den «a nakledilen bir sözde belirtildiği üzere; 
kendi bağlılarının kalbine kibirden uzak büyüklük 
hissini, gururdan temizlenmiş güven ruhunu ve ben- 
cillikten arınmış emin olma şuurunu sokan aziz bir 
dindir, bir üstünlük akidesidir İslam. 


Bu hayatın adı zillettir 
Zelilin hayatına kim imrenir 
Öyle hayatlar vardır ki 


Ölüm ondan daha iyidir 





teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


> 








WZ7V MAX 
7 AVAVAV/AVAVA 
WAV/NAVAVAV 
7 VAVAV/AVAVN 


TAVA VAV/AVAY/AN 
WE YY 
MAAAAS 
NAVZNYAVAY/ 
ANMA 











MWMVWZV 
NAM YAAYA 
MEV MAY 
NAM YAAA 
MAMA 
NV YY 
MAVM YAY 
/AVAVAYAVAN 
MW 7W 
AVAVAVAVAVAN 
MAASA 
NAM YAAYA 
MV MW 
AVAVAYNAYAN 
WU M7 
/AVAVAVAVAVAN 
MAVM YY 
MM VA 
VWEYYYY 
MAM VAYA 
MAVVZV 
/AVAVAVAVAYAN 
WMV 7 
MMA 
MVMWZV 
A MAZ VAY 
VWIYY YY 























HER ŞEYE DAİR 





NY VVY 





JN 
MZ MN 
VAVAYAVAYY/ 
NAVYA AYA 
WZV MAY 
TAVAVAY YAA 
WZ7 MX 





birçok 


sıkıntısını oyunla açığa vurduğunu; 


Çocuğun 
oyun oynarken sıkıntılarıyla 


Oyun Terapisi... 


, 


TERAP 


HEM DE BEDAVA! 


yüz yüze gelip onların etkisinden 


korkularıyla, öfke ve üzüntüleriyle 
kurtulduğunu anlatıyordu bu 


Mahi 


mahi(tevhiddergisi.net 


kavram. Kulağa çok hoş geliyordu. 


Zira birçok yavrumuzun yüreği 


acılarla burkulmuştu. Bazıları 


bunu öfke ile yansıtırken bazıları 
ise çözümü içine kapanmakta 


bulmuştu. 


(e 
.— 
© 
(2) 
fani 
Dal 
vw 
Ve 
lo) 
© 
> 
vw 
n 
fani 
vw 
— 
— 
E 
peni 
e 
— 
5 
O 
O 
O 


Hani her gün eteğimize yapışıp bizden istedikleri! 


Saatlerce yapsak dahi “Hiç yapmıyorsun!" diye sitem ettikleri, nedir sizce? 


Evet, oyun... 


Oyundur en sevdikleri aktivite. 


idir. 


, çocuğun İŞİ 


Aslında buna iş de denilebilir. Zira oyun 


Fakat biz anne babalar öyle pek hoşlanmayız oynamaktan. Ne de sıkıcı 


gelir bize, değil mi? 


Vakit kaybı olarak görürüz hatta. Başımızdan savmak için fırsat kollarız 


çocuklarımızı. 


Bir arkadaşını davet etmek, yaşıtlarıyla oynaması için dışarıya gönder- 


mek "kurtarıcı" gibidir. 


len fırsatı teptiğimizin farkına dahi varmayız. 


ğımıza ge 


Oysa biz aya 


Öyle bir fırsat ki hem iyileştirici hem eğitici hem de bağ kurucu. Ah... 


Unutmadan; üstelik de “bedava”. 








Anlatayım: 


Efendim, yaklaşık iki yıl önce karşılaştım bu kav- 
ramla: Oyun Terapisi... Çocuğun birçok sıkıntısını 
oyunla açığa vurduğunu; oyun oynarken sıkıntıla- 
rıyla, korkularıyla, öfke ve üzüntüleriyle yüz yüze 
gelip onların etkisinden kurtulduğunu anlatıyordu 
bu kavram. Kulağa çok hoş geliyordu. Zira birçok 
yavrumuzun yüreği acılarla burkulmuştu. Bazıları 
bunu öfke ile yansıtırken bazıları ise çözümü içine 
kapanmakta bulmuştu. 


Kimi yaşadığı korkular nedeniyle annesine kaygılı 
bağlanırken kimi sürekli altını ıslatıyordu. Tırnağını 
yiyenler, tikleri olanlar ve daha birçokları... Oyun, 
dramatik öykülere dokunacak ve çocuğun sırtında 
bir kambur, yüreğinde bir iz, boğazında bir düğüm 
gibi kalan zararlar oyunla bertaraf edilecekti. 


Acaba bunlar gerçek miydi? Sadece oyun oynamak 
tüm sorunların çözümü olabilir miydi? 


Allah'ın rahmeti, birkaç arkadaşım ile bunu dene- 
yimleme fırsatı bulduk ve anlatılanların bir ütopya 
olmadığını kendi gözlerimizle gördük. İstiyoruz ki 
bunu herkes öğrensin. Bir dergi yazısına sığamayacak 
kadar kapsamlı ve yazı diliyle tam olarak anlaşılma- 
yacak, ancak deneyimleyerek öğrenilecek bir eğitim 
olması hasebiyle naçizane tavsiyem, bu eğitimi almak 
için çaba sarf etmeniz. Bununla beraber küçük de 
olsa bilgi vermek amacıyla “Oyun, bir terapiye nasıl 
dönüşür?" sorusuna değineceğim: 


1. Bunun için pahalı oyuncaklara ihtiyacınız yok. 
Çocuğumuzun oyuncakları arasından seçtiğimiz 
ahşap blokları, oyuncak bebekleri, bebek evleri, 
sanatla ilgili malzemeleri, küçük hayvanları, arabaları, 
polis veya başka meslek gruplarına ait oyuncaklarını 
düzenli bir şekilde dizerek onun yanına oturun ve 
oyunu onun yönlendirmesi için bekleyin. 


Siz sadece izleyici ve o istediğinde harekete geçen 
bir “eş”siniz. 

Çocuğunuz yukarıda sayılanlardan herhangi birini 
aldı ve size yapmanız gerekeni söylüyor: 

— Anne, ben polisim. Sen de hırsızsın. 

Anne: 


— Sen polissin, benim de hırsız olmamı istiyorsun. 


teuhid 


Çocuk: 

— Evet, şimdi sen kaç. (Anne kaçar.) 
Çocuk: 

— Dur! (Anne durur.) 

Çocuk: 


— Şimdi ben senin ellerini bağlıyorum. (Anne el- 
lerini uzatır.) 


Diyalogda görüldüğü üzere anne sadece eşlik 
edendir. Çocuğun söylediklerini yerine getirir ve aynı 
zamanda aynalama yapar, yani kısmen çocuğunun 
kullandığı ifadeleri tekrar eder. 


Kimi yaşadığı korkular nedeniyle 
annesine kaygılı bağlanırken kimi 
sürekli altını ıslatıyordu. Tırnağını 
yiyenler, tikleri olanlar ve daha 
birçokları... 

Oyun, dramatik öykülere 
dokunacak ve çocuğun sırtında 
bir kambur, yüreğinde bir iz, 
boğazında bir düğüm gibi kalan 
zararlar oyunla bertaraf edilecekti. 


"Bu kadar mı?” Evet, bu kadar. İşte terapi! “Nasıl 
yani?” Şöyle ki: 


Çocuklar “kaç kovala” oyunlarından çok hoşlanırlar. 
Bunlar bağlanma oyunları arasındadır. Hırsız polis 
oynarken hem aranızdaki bağ güçlenir hem de bu 
oyun size bazı ipuçları verir. 


O kadar oyuncak içinden polis oyuncağının kulla- 
nılması güç isteğinin veya hırsız korkusunun varlığına 
dair bir işaret olabilir. Ya da polis güç figürü olduğu 
için çocuk kendisini annesinin yanında güçsüz his- 
sediyor olabilir. 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


53 


/AVAV/AV/AVAV/N 
MAAAY 
/AVAVAV/ YAVAN 
MY V 
MA 
VAVAVAVAY 
MASA 
NAV/AVAVAV/ 
MAAS 


MMA 
MW VZ 
MASA 
MAVM YAY 
MASA 
WWW 
NM YUN 
MV 
MMA 
MV MW 
MASA 
WE 
AWMASAAS 
WE 27 
TAVAVAYNYAV/A 


VW YW 
NA MAAA 
MUMYA 
MAAS 
WMV 7 
WMAMSAMS 
WE ZZ 
AMY 
WE 
AVAN 
MV MVW 
AYAS 
WE7 YY 
AMASYA 
WEN 
AMY 
MAYYV 
AMA 
VWUZV 
AYAS 
MZ7VM7W7 
MAAS 
WMV 
AVAN/AV YANIN 


Devam edecek inşallah... 





Tabii özellikle bu son kısmı daha okurken yüzü- 
nü ekşitenler olacaktır. Onlar, böyle komikliklere 
tahammül edemeyen, kendi çocukluğunda komik 


Çorabını giydirirken uykuluymuş gibi yapıp eline 
davrandığı veya güldüğü için örselenenlerdir... Size 
“Peki, ne kadar oynayacağız?” diye sorarsanız 30 
dk. yeterlidir. Oyuna başlamadan önce yavrumuza 


giydirmeyi deneyin ve kahkahalarını dinleyin... Ya da 


Çocuğu güldürecek başka oyunlar geliştirilebilir. 
Bunun için onları takip etmek ve neye gülüyorsa onu 


tekrarlamak püf noktadır. 
alt pijamasını kollarına geçirmeye çalışın. Bunu da 


şaşkın ve saf bir ifadeyle yapın ve neşelerini izleyin... 
saat dolduğunda da tekrar işinize dönmek zorunda 


saati gösterip onunla yarım saat oynayacağınızı, 
olduğunuzu söyleyebilirsiniz. 


de iyi gelecek emin olun. Çocukken sizi eleştirip 


yüzünüzdeki gülücüğü çalanlar, şimdi yanınızda 
yoklar. Rahat olun. Gülün ve yavrunuzun da o güzel 


yüzünü güldürün... 


üldür- 


, ÇOCUĞU gü 


& 


, Saat dolduğunda 


da tekrar işinize dönmek zorunda 


& 


"Peki, ne kadar oynayacağız?" diye 


7 


oynayacağınızı 


NAMYAAYA 
WMV 
MASAAA 
WZEV MY 
AYAS 
MAVM YAY 
NAMAZ YAYA 
WE 2X 
NAMYA AYA 
WE7VMXV YY 
NAM YA AYA 
WZ7 MZ 
NAM YAAYA 
WZ7 MAX 


sorarsanız 30 dk. yeterlidir. Oyuna 
başlamadan önce yavrumuza 
saati gösterip onunla yarım saat 
olduğunuzu söyleyebilirsiniz. 
Bunlar hep öngörüdür elbet. Siz oynarken bunları 
düşünemeyebilirsiniz; fakat bu bir kayıp değildir. 
Çünkü sizin o oyunu oynuyor oluşunuz zaten başlı 
başına iyileştirici bir etki oluşturacaktır. 
Polis, hırsızı yakaladığında ona teslim olunmalı- 
dır. Zira iyileştirici oyunlarda tüm kontrol çocukta 


olmalıdır. 
Oyunda şayet varsa bir muziplik 


mek hatta kahkaha attırmak için bu fırsat kaçırılma- 


malıdır. Örneğin; 
* Koşarken sakarlık yapmak, 





kler için gülmek 


faydalıdır. Güldükçe kendini güçsüz hissettiren en- 


dişeden de kurtulacaktır. 


ğır yü 


* Ellerimizi bağlarken komik yüz ifadeleri takınmak 


* Düşerek çocuğun yakalamasını kolaylaştırmak, 
vb. eğlenceli hareketler yapılabilir. 


Zira o küçük kalplerdeki a 
Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 





356 


ÜZMEZ NESİNE İZNE SİZİ 







O Ek 





Bi Mane ü Bi Şert ü Bi Bergeha 
,, weve 
LAİLAHE|LLALLAH 


DI ÇARÇOVEYA 

TEVHİDE ÜDİ 
Resüllullah der hegâ rümet ü MANEYA İBADETE 
ehemmiyeta düayâ de di van DE DÜA Ü İTEAT 


herdü hedisan de wiha ferman 
kiriye: 


Osman SADIKOĞLU 


"Dua ibadet bixwe ye." 
"Dua mixâ ibadete ye" 


Beşa (5.) Pâncemin 


elâ, eger mirovek rayeya hakimiyetâ bitemami bide Allah, t& vâ man&â 

ku ew kes ten& bi tenâ ji Allah re ibadet& dike. Weke din, eger vâ 
rayeyâ bide hin kesân din, di vâ rewşâ de ew &di wi kesi an wi tişti ji Allah 
re şerik çökiriye ü ibadet& jili wi dike. 


Dı Maneya İbadet& De Bıkaranina Duayâ 


öayele çiğ Öşür göle GE OSSE GAÜ Ğİ Sİ zil yedi 2303 İş 

“Rebbö we wiha got: Yi min re dua bikin ku ez duayön we gebul bikim. 
Ew ön tenezzül nakin ji min re ibadet bikin ü guretiyâ dikin hene; wö bi 
rezili ü riswati bikevin cehenneme.” ! 

Ev ayet bi fermana “Ji min re dua bikin...” dest pâ dike, piştre bi "Ew ön 
ku tenezzül nakin ji min re ibadet bikin ü guretiyâ dikin hene...” didome. 

Ev ji dibe delil ku “Dua” li indallah ibadet bixwe ye. Digel vâ yekâ di 


tefsira vâ ayetâ de Tirmizi ü Ebu Dawud, ji Numan b. Beşir -radiyallahanh- VE 
hedis& negil dikin. Resülullah -a/eyhissalâtuwesselâm- Wiha gotiye: 


1. 40/Mumin, 60 








Hal ev e ku; miri an zindi, ew kesân wek genc ü salih tân zanin ü düa li wan 
tön kirin bixwe ji, di bin axa sar de rehin ü mehkümeâ guneh Ü xetayân xwe 
ne 


"Dua mixâ ibadetö ye”? 


Resüllullah -aleyhissalâtuwesselâm- piştre v& ayete xwend: 


ÖR ÖsASİLİ ölü Ğ) Sİ Gill isE3l 6585 Jl35 
3yel5 ŞİŞE öşlkizz göle 

"Rebbö we wiha got: 'Yi min re dua bikin ku ez 
duayön we gebul bikim. Ew ön tenezzül nakin ji min 
re ibadet bikin ü guretiyö dikin hene; we bi rezili ü 
riswati bikevin cehenneme.” 3 


Weke xuya dibe; Resülullah -aleyhissalâtuwesselim- xwe 
dispâre vâ ayetâ ü wiha dibej&: 
"Dua ibadet bixwe ye.” 


Me berâ de diyarkir ku maneya peyva tewhidö 
di ibadetâ de yekgirtina, yanâ tewhidkirina Allah e 
ü inkarkirina her tiştân ji xeyri wö ye. Madem dua 
ibadet e, belâ rewşa wan kesân ku li ser gumbet ü 
ziyaretân kesân genc ü salih de ji wan re dua dikin w& 
çawa çöbe? Ew kes in ku di astengiy& de diminin beri 
Allah -azze we celle- Şex Abdulgadir Gâlani t& bira wan Ü 
imdad ü hewariya xwe ji digâjinin wan. Ev rewşa wan 
bixwe ji, di navbera gotina wan a “Lâflâheillallâh” ü 
ev amelân ku dikin de nakokiyeke dijwar e. 


Hâl ev e ku; miri an zindi, ew kesân wek genc ü 
salih tân zanin ü düa li wan tân kirin bixwe ji, di bin 
axa sar de rehin ü mehkümâ guneh Ü xetayân xwe ne. 


Rewşa civaka me wisane ku bi v& halâ xwe ketine 
nakokiyeke pir dijwar. Li aliyeki peyva tewhide tinin 
ser ziman Ü li aliyâ din tazim Üü duayan ji kesân miri 
re dikin. 


2. Tirmizi, 3247; Ebü Dawüd, 1479.s 
3. 40/Mumin, 60 


38 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


Tiştân bi ziman dibâjin di amelân xwe de ziddö w& 
dikin ü berevaj hereket dikin. Xwezika ew insanân 
belengaz maneya peyva tewhide bi gasi Ebü Cehil 
ji f&m bikirana! 


Misala ev çeşid insanan dişibe wi mirov& ku destö 
wiji nav berikân xelkâ dernakeve, lâ ew bixwe dibâje 
"Ez ne dizim!” 


Ev kes ji, w& bi ziman böâjin “Laflaheillallah!” yanâ 
"Em ji Allah pö ve ibadetâji tu kesi re nakin” piştre ji 
we biçin ser wan gumbet ü ziyaretan Ü bi duayan 
ü bi hewar Ü gazikirin ü bi tazimâ ji hinek miriyan 
re İbadetâ bikin Ü w& bi v& halâ xwe y& şirk& ji wan 
deran derkevin! 

Em& çend ayetân Allah -azze we celle- ji wan kesân 
ku destân xwe ji Allah p& ve ji kesân din re vedikin 
ü lavayi dikin ü hâvi ü hewariya xwe digâjinin wan 
ü bi wan İstiaze dikin re bixwinin: 

ÇA) Oslamdlğ V disd a ül öyüÜlŞ $Aİl 8585 al 
lağ akli, Şa la5 08 Zİ ERİN | İS SV eşe 
İNE $ Yİ) 33 1S 2185 

"Duayön hegji wi tenâ re töne kirin. Ew ön ji xeyni 
Allah ji wan re lavayi tön kirin ji, bi tu şikli nikarin 
cewabö bidin wan. (Rewşa wan) wek rewşa wi kesi 
ye kuji bo ku av bö devö wi, her du çengön/Mmisten 
xwe diirâji av dike. (Lâ heta ku ew çenga xwe tije av 
neke ü nebe ber devâ xwe) av nakeve devâ wi. Duayân 
kafiran ji wiha püç ü betal in.” * 


4. 13/Rad,14 





İİİ Gel GİS Sİ GİS a JE Ğİ yz GİBİ 523 


çöösüşiş Gİ) çözlŞ 13) ÇİZ Sİ Ga çivi çiz 
Iş k3 ÜE İçlZ İİB all 438 ğa üşedi çiğ e Gİ İİB 
ör İŞİ Gil öl JE 

"Maji wan kesön ku derew li Allah kirine ü ayetön wi 
derewandine zalimtir ki heye? Nesibö wan ö di kitöbö 
de, digihije wan (Ji berâ deji wan çi rizg tegdir büye 
wi dibinin ü bi gasi ümrö ji wan re hatiye nivisandin 
dijin.) dema gasidön me tön cem wan diböjin: “Kanâ 
ew ön we ji Allah pö veji wan re lavayi dikir?” Ew ji 
diböjin: “Ji me dürketin, çün.” Jixwe di xisüsa kafiriya 
xwe di aleyha xwe de şahidi kiribün.” $ 


Pr 


dB EZ YE KİEV 
önal ğa 13) 

yö İS 3 Yİ ANS YE aş a ALL O 
Gez SASİ g5 ear ya ELAZ a dp Ünye alak) 35 YE 

“Ji xeyni Allah lavayi (dua) li wan (ilah) ön ku kâr 


ü ziyana wan nagihije te, neke. Eger tu wisan biki bi 
rasti tu yö bibiji zilimkaran. 


VE İN üş3 ğa gü Vİ 


Eger Allah, zirarekö bide te, ji xeyni wi, yö ku Wö ji 
ser te rake tune. Egerji bo te xöreki bixwaze, yö ku fezl 
(ürehma) wiji ser te rabike tune. Ew ji ki re bixwaze 
xöra xwe dide wi. Ew xefür ü rehim e.” © 


PSİ İZEL Lâ İyzal ŞİZ SESİ İk l V şe Öl 

"Eger hün gazi wan (pütan) bikin ew deng ü banga 
we nabihizin. Eger bibihizin ji, nikarin cewabö bidin 
we. Roja giyametö ji, şirikatiya we (bi wan dikir) inkar 
dikin...” 7 


İbadet, şamile temamâ gadân jiyana insanan e. 
Her kar ü galân ku Allah azze we celle |& hez dike ü emir 
kiriye Ü j& razi ye İbadet e. 


Muslim ew kes e, bi bireweriya ku temamaân gadân 
heyatâ İbadete ü berâ xwe dide Allah azze we celle. Kes& 
mümin düayân nimâja wi ü gurbana wi ü amelân wi 
bi kurtahi her tiştöân wi ji bo Allah e. Ew Allahe ku 
bö şerik ü bö heval e. 


5. TMAraf37 
6. 10/Yunüs, 106-107 
7. 35/Fatir 14 


Dı maneya ibadetâ de bıkaranina iteat&â 


gs) 48) GAİN İsâ V Ğİ GSİ 6 Sİ içel gi 


» 5 BS 


çağa 

"Geli zaroyön Âdem! Ma min ji we re negotibü; ji 
şeytan re İbadetö nekin, Lewre ew ji we re neyareki 
eşkere ye! 


hipo lâR düzel ölş 


İbadetâ (bitöne) ji min re bikin, röya rast ev e.” 


Allah azze we celle di vâ& ayetö de ji me re emir dike ku 
“Ji şeytan re İbadetâ nekin”. Ekseriyeta müfessiran 
diyar kirine ku ev lefza “İbadet” & di maneya iteat& de 
hatiye gotin.? Belâ, insan bi gesta merci an megama 
iteate tişteki ji xwe re xuya kiribe ew tişt di wö demâ 
de jâ re dibe merci ü megama ibadetâ ji. İnsan, li gor 
kijan ganünan jiyana xwe tenzim bike ü bidomine 
ü ji ki re İteata mutleg bike tö maneyeki ku ji wi re 
ibadet ji dike. İteata mutleg bitene ji Allah re ü piştre 
jiji Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem re t& kirin. Sebebö 
iteata ji Resülullah re, ji bo ku di v& mijar& de Allah 
wiha ferman kiriye, ew e. 


Reöveber ü kargerân iro iteata mutleg ne ji Allah 
azze we celle re, bes ji râxistinân navneteweyi re weke 
"Neteweyâön Yekbüyi” (NY) “ re dikin. Di vâ rewşâ de 
ew ji bi ve iteat& dibin evd ü bendeyân wan. 


Der hegâ iteatâ de sinorâ meşrü hene. Yanâ tu kes 
ji keseki din re wek mutleg iteat nake. Welew ku ew 
kes dâübavanji rayedarân meşrü bibin ji rewş ev e. 
Lewre Resülullah aeyhissalâtuwesselim Wwiha ferman kiriye: 


"Di mijareki ku tö deji Allah re isyan hebe, gethiyen 
jitumexlügati re iteat tune.” "1 


Her ki be bila bibe, İteata mutleg li wan râveberiyân 
ku meşrüiyeta xwe ji şer'a şerif nastinin an ji teşwig Ü 
emrâ isyana ji Allah azze we celle re dikin wi kesi, ewana 
wek ilâh gebül kiriye ü bi vâ helwestân xwe ibadetö 
li wan dike. Lewre İteata mutleg tenâ& bitenâ enceg 
ji Allah re t& kirin. 


Ew Firewnâ bi veşariti an ji bi eşkerehi dozdariya 


8. 36/Ya-Sin, 60-61 

9. Bur. Zadu'l Mesir, Süreya Yâ-Sin, ayeta 60. 
. BM (Birleşmiş Milletler) 

11. Büxari, 7144, 7145, 7257 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


52 





Resülullah wiha ferman kiriye: 
"Di mijareki ku tâ de ji Allah re isyan 
hebe, gethiyen ji tu mexlügati re 
iteat tune." 


ilahtiye& dikin, di her halükari de ji gelân xwe iteata 
mutleg dixwazin. Karek an kelâmeki bö destüra wan 
bâ gotin an be kirin, ji teref wan ve dö wek süceke 
giran bâ nirxandin. Gisseya Sâhrbâzân Firewn di vö 
mijar& de minak e. Wextâ ku söhrbaz imân tinin, 
itiraza Firawn di dema ewil de ne li imân anina wan 
bü. İtiraza Firewn ev bü ku, sâhrbâzân wi çima bö 
destura wi bi Musa aleyhisselâm İmân anibün. 


s 33,2 


096 S4 ald öl Çi oi ği Jö 4 çil EEE 
oyali B325 Işlai Işik Iş> öd) dail ğ 

- voToğat. Rek 7. © eğime. o. o? ir 

AZ GİLAN gö NE ğa eliz esi öl 

"Firewn (ji wan re) got: 'Ma ez İiznâ nedim we ji, hün 
bi wi imân tinin? Ev dafik e, ji bo ku ehlö vi bajari ji 
vir derxinin, we ev dafik çökiriye. Lâ hünâ di nezik de 
(Wwö çi were serö we) bibinin. 


Bi rasti ez ö dest ü piyâ we çeprasti j&bikim Ü paşâ 


40 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


ez ö we hemüyan bi darda bikim.” 2 


Di ronahiya ve ayetâ de divâ em ji pir digat bikin 
da ku em bizanibin di v& manâ de iteata me ji ki re 
ye üji çi re ye? Bi talimatân yekser an neyekser ki 
istigametâ dide kar ü barân me ü jiyana me? 


Divâ ku em ve xalâ (vâ nugteyöâ) izah bikin. 


Gelo her çeşidâ iteata ji şeytan re ü ji kafiran re 
dikeve çarçoveya şirk&? 


Emâ cewaba ve pirs& wek madeyan bir&z bikin. 


Ew kesân ku şeytan Ü râveberiyân kafir wek 
megam Ü merciân meşrü dibinin Ü iteata li wan 
lixwe ferz dinirxinin, evana ji Allah azze we celle pâ ve 
hin kesân din ji xwe re wek ilâh girtine. 


Ew kesân di mijara şirk& de ü di emr& wan râve- 
beriyân küfr& ü şeytan de iteatâ li wan dikin, evana 
bi van tevgerin ü helwestön xwe dibin müşrik. 


Ew kesân ku şeytan ü râveberiyân küfr wek merciâ 
iteatâ nabinin (ü viya gebül ji nakin) ü di emr& wan 
En gayrişer'i de iteat& li wan nakin lâ tevli tiştöân ku 
Allah azze we celle heram kirine ew ji wek heram gebül 
dikin ü bitenâ di vâ çarçovâde iteatâ li wan dikin, 
evana müminân gunehkar in. 


Dawiya Beşa (5.) Pâncemin 


D& Berdewam Bibe İnşaallah... 


12. Araf 123-124 


SAĞLIK NOTLARI 





Subliminal mesaj yöntemi, 


bilinçaltının teslimiyetçi ve her HİPNOZ 

şeyi kaydetme yönünü sinsice 

kullanarak kişinin -rızasının Dr. Seyfullah İslam 

alınmasını geçelim, kişi farkına bile seyfullahislam(©&tevhiddergisi.net 


varmadan- bilinçaltına istenen/ 
hedeflenen mesajın gizlice 
yerleştirilmesi işlemidir. Subliminal 
mesajları "bilinçaltına yönelik gizli 
mesajlar" olarak ifade edebiliriz. 


Bismillah 
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a «co hamd, Resül'üne salât ve selam olsun. 
Hipnoz konusuna kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah... 


ir önceki yazımızda da değindiğimiz gibi bilinçli hâlimiz, irademizle 

mantık ve akıl çerçevesinde sergilediğimiz veya verdiğimiz reaksi- 
yonlardır. Bilinçli hâlimiz, sırf işine gelmediği veya hoşuna gitmediği için 
bile olsa bir olayı reddedebilir, dayatılan eylemin tersine bir davranış 
sergileyebilir. 


Bilinçaltının ise daha anne karnındayken kayıtlara başladığı ve bilhassa 
kişiliğin, karakterin, inançların ve davranış kalıplarının şekillendiği yer 
olduğunu vurgulamıştık. Bilinçaltı itaatkârdır; düşünmez, sorgulamaz, 
kendisine ne söylenirse onu yapar, demiştik. 


Tıbbi hipnoz ile kişinin -rızası alındıktan sonra- problemlerine yönelik, 
kendisine özel telkinlerin bilinçaltına daha derin ve daha kolay yerleşme- 
sini sağlamak amaçlanmaktadır. Bunu yaparken de bir önceki yazımızda 
bahsettiğimiz beyin dalgalarının belli bir kıvama getirilmesi ile mümkün- 
dür. Örneğin; hipnoz olacak olan hastanın belli bir noktaya odaklanması 








İnsan, bilinçli/şuurlu bir tercih ile 
gördüklerini veya duyduklarını 
kendince analiz ettikten sonra ya 
"reddeder" ya da "kabul eder." 
Çünkü bu tercih en başında 
önüne seçenek olarak getirilmiştir. 
Mantığının veya çıkarının olmadığı 
bir seçeneğe rağbet etmek zorunda 
bırakılmamıştır. 


istendikten sonra bazı emir kipi içeren bazı kısa 
cümlelerle bilinçaltı hazır hâle getirilir. Vücutta bir 
takım eylemlerle -nefes alıp verme gibi- gevşeme, 
rahatlama sağlanır. Daha sonra ise söz konusu tel- 
kinlere, çoğu zaman dolaylı yönde kullanılan kelime- 
ler, metaforlar eklenerek hastanın belirlenen duygu 
veya davranışı benimsemesi hedeflenir. Tekrarlanan 
seanslarla da pekişmesi ve bilinçaltına yerleşmesi 
sağlanabilmektedir. 


Bu anlattıklarımız, klasik tıbbi hipnozun sade ve 
basit anlatım ile uygulanma biçimiydi. Bunun dışında 
"sahne hipnozu”, "sokak hipnozu” "show hipnozu"vb. 
gibi daha birçok alanda kullanılan hipnozlar vardır. 
Yazımızın ana konusu ise bir önceki yazımızda da 
sorduğumuz, “Rızası veya herhangi bir talebi olmadığı 
hâlde kişinin bilinçaltına ulaşılması ya da müdahale 
edilmesi mümkün müdür?” sorusu olacaktır. 


Evet, mümkündür ve "subliminal tuzaklar” yöte- 
miyle yapılmaktadır... 


42 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


Subliminal Tuzaklar 


“Subliminal mesaj” ne demektir ve nasıl uygulan- 
maktadır? 


Subliminal mesajlar konusuna değinmeden önce 
burada bilinç ve bilinçaltının şu özelliğini tekrar ha- 
tırlatmak gerekir: 


İnsan, bilinçli/şuurlu bir tercih ile gördüklerini veya 
duyduklarını kendince analiz ettikten sonra ya “red- 
deder” ya da “kabul eder.” Çünkü bu tercih en ba- 
şında önüne seçenek olarak getirilmiştir. Mantığının 
veya çıkarının olmadığı bir seçeneğe rağbet etmek 
zorunda bırakılmamıştır. 


Bilinç, bilinçaltının önünde bilinç bir filtre görevi 
görerek âdeta “bana ters düşen yargıları kabul etmek 
zorunda değilim” diyerek mantığına veya çıkarına ters 
olan düşünceleri bilinçaltına almamakla görevlidir. 


Bilinçaltı ise tam tersine itaatkâr olup düşünmeden, 
sorgulamadan, kendisine ne söylenirse onu alır ve 
kaydeder, demiştik. İşte subliminal yöntem, tabiri 
yerinde olacaksa bilince hissettirmeden bilinçaltına 
kayıtların yapıldığı bir yöntemdir. 


Subliminal mesaj yöntemi, bilinçaltının teslimiyetçi 
ve her şeyi kaydetme yönünü sinsice kullanarak 
kişinin -rızasının alınmasını geçelim, kişi farkına bile 
varmadan- bilinçaltına istenen/hedeflenen mesajın 
gizlice yerleştirilmesi işlemidir. Subliminal mesaj- 
ları “bilinçaltına yönelik gizli mesajlar” olarak ifade 
edebiliriz. 


Bilinçaltına “subliminal mesaj” göndermenin birçok 
yolu mevcut. Bunlardan en sık kullanılanları şunlardır: 


1. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık 
patlayan flaşlar eşliğinde sinema ya da televizyon 
görüntüsü yoluyla bilinçaltına itilen 25. kare mesajları 


2. Dijital ses dosyalarının içerisine gizlenen işitsel 
mesajlar 


3. Reklam afişleri, logoları vb. nitelikteki görsellerin 
içine saklanmış sembol, şekil, kelime ve sayılar... 


Küresel tuğyanlar yapacakları bir işgal veya farklı 
sömürü eylemleri öncesinde bu yöntemleri sık sık 
kullanır ve insanların zihinlerine gönderdiği mesaj- 
larla istedikleri zemini kendilerine hazırlarlar. 





Irak'ın en çok dinlenen radyolarında Kur'ân yayınıyla beraber, kulaklarla 
duyulmayan, subliminal frekanslarda ve bilinçaltını hedefleyen 
"Direnmeniz faydasız, boşuna direnmeyin, kaybetmeye mahkümsunuz, 
gücünüz yok" vb. mesajlar verilmiş ve bir ülke işte bu şekildeki "bilinçaltı 
mesajlarla" işgale hazır hâle getirilmiştir. 


Buna; Amerika'nın Irak'ı işgal etmeden önce bir 
yıldan fazla bir süre boyunca subliminal mesajlar 
kullanmasını örnek olarak verebiliriz. Irak'ın en çok 
dinlenen radyolarında Kur'ân yayınıyla beraber, 
kulaklarla duyulmayan, subliminal frekanslarda ve 
bilinçaltını hedefleyen “Direnmeniz faydasız, boşuna 
direnmeyin, kaybetmeye mahkümsunuz, gücünüz 
yok" vb. mesajlar verilmiş ve bir ülke işte bu şekildeki 
"bilinçaltı mesajlarla” işgale hazır hâle getirilmiştir. 


Bu yolla amaçlanan, kendilerini savunmayı bile 
terk edecek kadar ağır hasarlı algıları olan insanlar 
oluşturmaktadır. Toplumların ifsat edilmesi, dini veya 
örfi çizgilerinin dışına çıkmaları, günlük yaşantılarında 
bile kendi tercihleri olmayan vb. zihinleri bulanık bir 
toplum oluşturmak. 


Tüm bunlardan daha garibi ise bu konuyu gündem 
edinen ve bu tarz saldırılara karşı tedbir alınmasına 
yönelik elle tutulur bir çalışmanın yok denecek kadar 
az olmasıdır. 


Uzun zamandır uygulanan ve böylesi hayati bir 
ciddiyet arz eden konunun nasıl olup da bütün bir 
insanlık tarafından henüz bu açıdan da değil, “böy- 
le şeyler de varmış” dedikodusunu geçemeyecek 
kadar mahalli bir söylentinin olması gibi, sadece 
konunun yeni yeni öğreniliyor olması, düşündürücü 
olsa gerek... 


Ekranlar karşısında uyuyan ve uyutulan bir asırda 
yaşıyoruz! 


Uyan ey toplum! Ve uyanıp uyandır derin uykudaki 
tüm zihinleri! 


Gelin, en azından bizlerin bilinçaltlarına girerek 


huyumuzu, suyumuzu, rollerimizi, tercihlerimizi, gün- 
demlerimizi... başkaları değil, biz kendimiz belirleyip, 
yönetelim. 


"Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. 
Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” ! 


"Şüphesiz onlar tuzaklarını kurdular. Onların tu- 
zaklarına (verilecek ceza) Allah'ın yanındadır. İsterse 
onların tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) 
olsun.” ? 


Duamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a ham- 
detmektir. 





1. 8/Enfâl, 30 
2. 14/İbrahim, 46 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


43 


KIRK HADİS 


ŞERHİ 


MELEKLER! 


Ömer AKDUMAN 





Nurdan yaratılmış, görünümleri güzel 
varlıklardır. Sürekli Allah'a ibadet eder 
ve bundan yorulmaz, usanmazlar. 
Emrettiği hususlarda Allah'a isyan 
etmezler ve kendilerine emredilenleri 
eksiksiz yerine getirirler. Erkeklik ya 
da dişilik ile vasıflanmazlar. İkişer, 
üçer, dörder... (ya da daha fazla) 
kanatlı olarak yaratılmışlardır. 


"Cibril: 
— Bana imanı anlat, dedi. Allah Resülü «sav dedi ki: 


— İman; Allah'a, meleklerine, Kitaplarına, resüllerine, ahiret gününe, hayrı 


ve şerri ile kadere inanmandır.” 

gil hadisinin iman esaslarına dair bölümü yazmaya devam ediyo- 
ruz. Allah'a iman konusunu geçen yazımızda bitirdik. İkinci esastan 

devam ediyoruz. 


o 


2. Esas: Meleklere İman 
Melek 


Melek kelimesi elçi, resül anlamında ”e-/e-ke” ya da "e-/ü-ke” kelime- 
sinden türetilmiştir. Çoğulu "melaike/ eJlişdö” olarak kullanılır. 
Melekler; Allah'ın, bazı vazife ve amaçlar için nurdan yarattığı, kendi- 


lerine özel vasıfları bulunan, insanlar ve cinler dışında bir ümmet olan 
varlıklar olarak tanımlanır. 


Kur'ân'da ve sahih sünnette meleklere sürekli olarak vurgu yapıldığını 
görürüz. Melekler konusu o kadar mühimdir ki yüce Rabbimiz, melekler 





konusunu imanın temel asıllarına dahil etmiş, Melek- 
lere iman etmeyen ya da onlar konusunda sapık bir 
itikad sahibi olan insanların mümin olamayacağını 
beyan etmiştir. 


Meleklere İman Nedir? 


Meleklere iman; icmalen/genel anlamda meleklerin 
varlığına, sıfatları ve hususiyetlerine dair İslam'ın 
bildirdiği asıllara inanmak ve bu konudaki sapkın 
düşüncelerden beri olmaktır. 


Tafsili olarak, meleklere dair İslam'ın bildirdiği 
konuları detayları ile bilerek tüm ayrıntılara iman 
etmektir. İcmali iman, yokluğunda küfrü gerektirir. 
Dinimizin bildirdiği anlamda meleklere iman etmeyen 
bir kimse kâfirdir. Tafsili iman ise ilim ile alakalıdır ve 
yokluğu veya eksikliği küfrü gerektirmez. 


Meleklerin Özellikleri Nelerdir? 


Nurdan yaratılmış, görünümleri güzel varlıklardır. 
Sürekli Allah'a ibadet eder ve bundan yorulmaz, 
usanmazlar. Emrettiği hususlarda Allah'a isyan et- 
mezler ve kendilerine emredilenleri eksiksiz yerine 
getirirler. Erkeklik ya da dişilik ile vasıflanmazlar. 
İkişer, üçer, dörder... (ya da daha fazla) kanatlı ola- 
rak yaratılmışlardır. İnsan suretine girip bu şekilde 
görünme kabiliyeti kendilerine verilmiştir. Allah'ın 
kulları olmakla beraber kendi içlerinde bir ümmet- 
lerdir. Sayılarını bilmemiz mümkün değildir. Bunu 
yalnızca Allah bilir. Melekler aynı zamanda hayâ 
sahibidir. İnsanoğlunun rahatsız olduğu şeylerden 
onlar da rahatsız olurlar. 


Meleklerin İsimleri Nelerdir? 


Meleklerin sayısını bilmediğimiz gibi -bize bildi- 
rilenler dışında- isimlerini bilmemiz de mümkün 
değildir. İsimleri naslar ile sabit olan melekler: 


* Cibril/Cebrail 

* Mikâl/Mikail 

» İsrafil 

* Meleku'l Mevt/Ölüm Meleği 
* Malik 

*Rıdvan 

* Münker ve Nekir 


*Harut ve Marut 


Meleklere İmanın Faydaları Nelerdir? 


» Allah'ın çco yüceliği, büyüklüğü ve azameti daha 
iyi anlaşılır: 


"Yüce Allah'ın Arşı taşıyan meleklerinden birini an- 
latmam için bana izin verildi. (Bu meleklerden birinin) 
kulak memesi ile omzu arasındaki mesafe yedi yüz 
senelik bir yoldur.” ! 


* Meleklerin sayısını yalnız Allah «co bilir: 


”.. Rabbinin ordularını O'ndan başkası bilmez. O, 
insanlar için ancak bir öğüttür.” ? 


» Allah'ın kudretinin sınırlarını anlayan kul ise El-Ka- 
viy olan Rabbine daha güzel bir kulluk arz eder, 
ibadetlerini ve hayatını güzelleştirir. 


»* Mümin, davranışlarına oldukça dikkat eder ve bilir 
ki hesabını veremeyeceği, azabını çekemeyeceği bir 
amel, yarın yazıcı meleklerin kaydettikleri defterlerde 
Allah'a çco sunulacaktır: 


"Şüphesiz ki üzerinizde gözetleyici (melekler) vardır, 
şerefli yazıcılar. Yaptıklarınızı bilirler.” 3 


Allah'ın çco müminlere yardımı ve zaferi için çok 
farklı kapılar vardır. Allah melekleriyle müminleri 
destekler. Müminin ayaklarını sabit kılar: 


"Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: Şüphesiz 
ki ben, sizinle beraberim, iman edenleri sabit kılın. 
Ben, kâfirlerin kalplerine şiddetli bir korku salacağım. 
(Öyleyse) vurun boyunların üstüne, vurun onların 
bütün parmaklarına! " 4 


. Ebu Davud, 4727 
. 74/Müddessir, 31 
. 82/İnfitâr,10-12 
» B/Enfal, 12 


MW N m 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


45 


AYIN KİTABI seli 





Fertleri ve toplumları kölelikten, zilletten, 


zulümden, azgınlıktan, parçalanmışlıktan, 


MÜSLÜ MAN LARI N sınıf farklarından, yöneticilerin baskılarından 


ve ruhlarını da vehim, hurafe, fesat ve 


GERİLEMESİYLE masiyetlerden daha önce kurtarmış olan 
DUNYA NELER İslam'ın bu rolünü yeniden hatırlatır. İman, 


KAYBETTİ ilim, emanet, hürriyet, adalet, hukuk, şeref 
ve insanlığın sürekli olarak gelişip ilerlemesi 
Bedirhan EREN için herkesin çalışma ve hak ettiğini alma 


esaslarına dayalı; yeni, canlı ve dinamik bir 
toplumun oluşumunda İslam'ın fonksiyonunu 
takdim etmeye çalışmaktadır. 


Kitabın Künyesi 

Kitabın Adı: Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti 
Kitabın Yazarı: Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi 
Dili: Türkçe 

Çeviren: Mustafa Acıoğlu/Abdullah Tırabzon 
Yayınevi: Kayıhan Yayınları 

Yayın Tarihi: Nisan, 2015 

Basım Yeri: İstanbul 

Sayfa Sayısı: 416 

Cilt/Kâğıt: Karton Kapak/Kitap Kâğıdı 

Ebat: 13,5x21 

Yazara Dair 

Ebu'l Hasen Ali En-Nedvi 


1914 Hindistan'ın Uttar Pradeş eyaletinin başkenti olan Luknov doğumlu- 
dur. İlmi geleneği olan bir ailede yetişir Nedvi. İlk eğitimini aile çevresinde 
alan Nedvi 9 yaşındayken babasını kaybeder. Eğitimine abisinin yanında 
devam eder ve Arapça, Farsça ve İngilizce öğrenir. Deyuben Üniversitesi 





Yav, 


ile Daru'l- Ulum Üniversitelerinde de hocalık yapmış- 
tır. Türkiye'de en çok tanınan eseri “Müslümanların 
Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti" dir. 


Yirmi yaşında Hindistan'da iddialı bir eğitim mües- 
sesi olan Nedvetu'I-Ulema'da hoca olarak tayin edilir 
ve kendi yaşıtlarına, hatta daha büyük öğrencilere 
tefsir dersleri verir. Arapça öğretiminde farklı bir 
metot dener. Arapça'yı Arapça'dan öğretim yön- 
teminde başarılı olur ve kısa zamanda talebelerini 
Arapça'yı konuşur ve anlar seviyeye getirir. Nedvi, 
1961'de Nedvetü'l Ulemâ isimli eğitim kurumunun 
başına getirilir ve vefat edene kadar bu kurumun 
başkanlığını yapar. 


Elde mevcut eğitim kitaplarının yetersiz olduğunu 
düşünür ve gerekli olan kitapları müfredata göre 
kendisi kaleme alır. Ona göre her toplum, kendi eği- 
tim kitaplarını kendi üretmelidir. Eğitimde tercüme 
ile başarı elde etmek mümkün değildir. Bunun için 
Arapça okuma parçalarını ihtiva eden kitaplar yazar, 
Arap edebiyatı ile ilgili eserler verir. Sonraki yıllarda 
da medreselerde ders kitabı olacak mahiyette on- 
larca kitap yazar. 


İslam coğrafyasında uzun gezilere çıkar ve birçok 
ülkeden ilim ehliyle tanışır. Bu seyahatleri ve ilim 
ehliyle münasebetlerinden ötürü ufku genişler. Bu 
dönemde ilim ve fikir dünyasında fırtınalar koparan, 
büyük bir ilgi ve beğeni toplayan ve bu ayın tanıtım 
konusu olan “Müslümanların Gerilemesi İle Dünya 
Neler Kaybetti” adlı eserini kaleme alır. 


Oldukça çalışkan, üretken olan ve davetçi kimliğiyle 
de Hint kıtasında verimli çalışmalarda bulunan Ebu'| 
Hasen Ali En-Nedvi, 31 Aralık 1999 tarihinde seksen 
beş yaşında vefat etmiştir. 


Bu ayın tanıtım konusu olan ve İslam dünyasında 
tanınmasına vesile olan “Müslümanların Gerilemesiyle 
Dünya Neler Kaybetti” kitabının dışında Ebu'l Hasen 
Ali En-Nedvi'nin telif ettiği bazı kitapları şunlardır: 


İslam Önderleri Tarihi (Beş Cilt), Rahmet Peygam- 
beri, İmân Rüzgârı Esince, Müslümanlar ve Filistin, 
Peygamber Efendimizin Hayatı ve Nebevi Şahsiyeti, 
Kur'an'dan Nasıl İstifade Edilir, Kur'an'da Adı Geçen 
Peygamberlerin Hayatı, Çocuklar İçin İslam Tarihin- 
den Kıssalar. 


teuhid 





"Müslümanlar Geriledikçe/Geriletildikçe 
Aslında Bütün Dünya Kaybetti" 


Ayın kitabı olarak seçtiğimiz bu kitap, Ebu'l Hasen 
Ali En-Nedvi gibi yaşadığı dönemin en yetkin, çalış- 
kan ve üretken bir âlimi tarafından kaleme alınmıştır. 
Nedvi, kitabında; İslam'ın ortaya çıkışından itibaren 
Muslimlerin bütün dönemlerini hemen her açıdan ele 
almakta; başarılarını, hatalarını ve bunların neden- 
lerini adım adım işlemektedir. Bu süreci anlatırken 
de dünyanın içinde bulunduğu atmosferi; Çin'den 
Hindistan'a ve Batı'dan İran'a uzanan geniş bir coğ- 
rafya üzerinden okuyucuların dikkatine sunmuştur. 


Elde mevcut eğitim kitaplarının 
yetersiz olduğunu düşünür ve 
gerekli olan kitapları müfredata 
göre kendisi kaleme alır. Ona göre 
her toplum, kendi eğitim kitaplarını 
kendi üretmelidir. 
Eğitimde tercüme ile başarı elde 
etmek mümkün değildir. Bunun için 
Arapça okuma parçalarını ihtiva 
eden kitaplar yazar, Arap edebiyatı 
ile ilgili eserler verir. 


Merhum Seyyid Kutub'un Mısır'da bizzat tanışıp 
görüştüğü Nedvi'nin bu kitabından övgüyle söz 
etmesi, bir dönem evinde yaptığı haftalık derslerde 
öğrencilerine hararetle okumalarını tavsiye etmiş 
olması ve ayrıca Nedvi'nin ricasıyla kitaba bir tak- 
riz! yazmış olması da kitabın değerini arttırmış ve 
özellikle gençlerin okuma listesinin ilk sıralarında yer 
almayı hak etmiştir. 


Müslimlerin gerilemesinin nedenlerini ve Müs- 
limlerin geriletilmesi ile dünyanın neler kaybettiği- 
ni işleyen bu kitap, bir yandan okuyucuyu devasa 


1. Bir müellifin eserine genellikle müellifin ricası üzerine dönemin önde 
gelen âlim ve ediplerinin yazdığı övücü takdim yazısı. 


teuhid |KASIM '19 | SAYI 87 


47 


»*”, 





KIZ IZS21SXI 


79 XI 


0721 »?4v 


US 


> a 
Mhaladufhatadulhataduyhataduğha'ad 


Başta Hristiyanlık olmak üzere tahrif edilmiş ve kalplerdeki yerini de ruhunu 
da kaybedip etkisizleşmiş semavi dinlerin varlığına rağmen, yeryüzünün 
ufuklarının kapkara cahiliye bulutlarıyla kararmış olduğunu belirtir. 
Nedvi de Seyyid Kutub gibi İslam dışındaki her din ve ideolojiyi ve İslam dışı 
yaşam tarzını "cahiliye" olarak isimlendirmektedir. 


sorunlarla yüzleştirirken diğer yandan da sunduğu 
çözüm önerileri ile düşündürüp daha iyiye doğru 
yönlendirmek istemektedir. 


Nedvi, sorunlardan söz ederken bu hakikatleri 
fikir duygu ve akıl süzgecinden geçirir. Geçmişte 
yaşanmış olumlu veya olumsuz tarihi olayları, kita- 
bı yazdığı dönemdeki hadiselerin ışığında oldukça 
insaflı ve ufuk açıcı bir şekilde netleştirmektedir. 
Olayları, problemleri veya çözüm önerilerini takdim 
ederken abartıya ve taassuba kaçmamıştır. 


Başta Hristiyanlık olmak üzere tahrif edilmiş ve 
kalplerdeki yerini de ruhunu da kaybedip etkisizleş- 
miş semavi dinlerin varlığına rağmen, yeryüzünün 
ufuklarının kapkara cahiliye bulutlarıyla kararmış 
olduğunu belirtir. Nedvi de Seyyid Kutub gibi İslam 
dışındaki her din ve ideolojiyi ve İslam dışı yaşam 
tarzını “cahiliye” olarak isimlendirmektedir. Burada 
şöyle bir parantez açmak gerekir. Nedvi, “İslam'ın Si- 
yasi Yorumu" adlı bir kitap yazar. 1970'lerin sonlarında 
yayınlanan bu kitap esasen Mevdudi'nin “Kur'ân'da 
Dört Terim” isimli kitabının eleştirisidir. Mevdudi'yi 
İslam davetini sadece “İslami hüküm" ve "ilahi hü- 
kümranlığın ikamesi” ile sınırlandırmakla eleştirir. 


Nedvi, dünyanın ufkunun kararmış olmasını do- 
kunaklı bir dille ifade ettikten sonra İslam'ın tüm 
insanlığın kurtuluşundaki rolünü ve etkisini sade ve 
anlaşılır bir dille takdim ediyor okuyucuya. 


Fertleri ve toplumları kölelikten, zilletten, zulüm- 
den, azgınlıktan, parçalanmışlıktan, sınıf farklarından, 
yöneticilerin baskılarından ve ruhlarını da vehim, 
hurafe, fesat ve masiyetlerden daha önce kurtarmış 
olan İslam'ın bu rolünü yeniden hatırlatır. İman, ilim, 


48 Rebiu'l Evvel 1441 | tevhiddergisi.org 


emanet, hürriyet, adalet, hukuk, şeref ve insanlığın 
sürekli olarak gelişip ilerlemesi için herkesin çalışma 
ve hak ettiğini alma esaslarına dayalı; yeni, canlı ve 
dinamik bir toplumun oluşumunda İslam'ın fonk- 
siyonunu takdim etmeye çalışmaktadır. Bunların 
gerçekleşmesinin bir hayal değil, geçmişte olduğu 
gibi İslam'ın hâkim olduğu dönemlerde tecrübe 
edildiğini belirtir. 

İslam ümmetinin fertleri ne zaman ki itikadlarından 
uzaklaşıp omuzlarındaki sorumlulukları attı, işte o 
zaman kalplerini tanıyamaz hâle geldiler ve cehaletin 
koyu karanlıklarında kayboldular, der Nedvi. 


Yazarın bu eseri tarihsel olaylara, değişik faktörlere 
ve değerlere; gücü nisbetince ışık tutmaya çalışmak- 
tadır. Bununla beraber insanlık âleminin rehberliğinin 
İslam'a yeniden bağlanmasının zaruretini, ruhsal 
hazırlık yanında siyasal, ekonomik ve askeri savaş 
hazırlığını ve ilmi çabaların ihmal edilmemesini de 
okuyucularının dikkatine sunmaktadır. 


Doğrusu bu kitabı okurken genel manada ümmetin 
yaşadığı ciddi ve büyük sorunlar ve bunların çözü- 
müne yönelik mütevazı çabalarla beraber özellikle 
İslam coğrafyasını âdeta avucunuzun içinde görüp 
takip ediyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. 


"Eğer Müslimler, insanlık âleminin yönetimini yeni- 
den ellerine almak istiyorlarsa her şeyden önce, etkisi; 
sözlerinden ve davranışlarından izlenebilecek gerçek 
bir imana sahip olmaları gerekir.” 


( WhatsApp 
SORU & GEVAP HATTIMIZ 





SURULARINIZI 
*90 5425666767 


NO'LU NUMARADAN SORABİLİRSİNİZ. 


17:55 4 v41€ 


| ko) Tevhid Dergisi Soru Cevap Hattı O & 


son görülme bugün 17:50 


BUGÜN 


Bu sohbete gönderdiğiniz mesajlar ve yaptığınız aramalar 
| uçtan uca şifrelemeyle korunmaktadır. 


Müslüman ne yaptığında kibirli olur? 


Peygamber (sav) kibri tanımlarken 'hakka karşı 
gelmek ve kardeşini küçümsemektir' diye tarif 
etmiştir. 


1) Hakka karşı gelmek ise genel olarak iki şekilde 
olur: 
| a) Kafirlerin hakkı kabul etmemesidir. 
| b) Müslim olan insanların kendilerine nasihat 
edildiğinde kabul etmeyip bahane üretmeleridir. 


2) Kardeşini küçümsemek ise; şaka yoluyla onu 
alaya alman veya onu söz, fiil ile vücut 
azasından, memleketinden, nesebinden vs. 
değersiz görmektir. Bu iki vasıf bir Müslim'de 
olduğu zaman kibir hastalığına yakalanmıştır ve 
kendi nefsini acilen tedavi etmesi gerekir. 
Tedavisi de bunların tam zıttını hayatına 
yerleştirerek olur. 


Allahu alem. 


p 





Kh 


TEVHİD MEALİ 
UYGULAMASI 





TEVHİD DERSLERİ 


DIRARCI 


LI 


TEVHİD DERGİSİ 


“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır. 


Kullarımı Müjdele!” 
(39/Zümer, 17) 





e 


KO 









aci arş | 
rdesliği 
Mk n 


LERİ ik 


ABONELİK İÇİN 


tevhiddergisi©email.com 
www.tevhiddergisi.org 


ISSN 2 


9 772148 463504